23 dakika içinde çıkmam lazım. diş fırçalanacak, saç taranacak, çanta kontrol edilecek, ev kontrol edilecek, çorap bulunup giyilecek.. bu arada vakit bulup bunları yazsam..
Hamlet çok aydınlıkta kaldığını söyler, 'Too much in the sun'.. well, me, too! I need the moon. Karşıma hayalet çıkarsa da korkmayacağıma söz veriyorum! Time to embace all creatures, right? Because actually, i quite feel like some unspecified creature myself!
BU böcek tekrar düz dönüp yoluna devam etmeyi başarırsa, yazacak. Ama dönemezse..
Olur böyle şeyler. Kabuğunun üstünde kayar.. Eğim lazım buna da. Ya da halim selim, 'gentle' bir el, ona dönmesine yardım etmeyi teklif eder. Ama o zaman böcek der ki, 'yok, henüz dönmek istemiyorum, baş aşağı olunca dünya daha anlamlı görünüyor.. Denemek ister misin sen de?' O efendi kişi de, 'Hmm.. emin değilim. Ama çevrilmek istersen, buradayım, haber ver' desin lütfen.
Böyle olsun.
Ters dönmüş böceklerin sonu böyle mutlu olsun!
Tüm ters dönen kabuklu böceklere ithaf edilir.. İçimiz yumuşacıktır bizim!
Duyurulur!!
Çarşamba, Aralık 01, 2010
Pazar, Kasım 21, 2010
Güzel Yeşil Bursa..
Güzel yeşil Bursa..
Ben bir İstanbullu cahil insanım. O kadar şehre gömülmüş bir hayatım var ki, artık muhteşem İstanbul'um da ancak meafizik uzamını tanır oldum.. Hafif hayattan kopuk; yeni alanlar, uzamlar yaratma sevdası ya da ihtiyacındaki insanlardan.. Bu insanlar bir araya gelse de benzer alanlar yaratabilseler keşke, ne güzel olurdu değil mi? İşte bu imkansız hayal sayesinde tiyatroya sevdalandım ya.. Bu ayrı bir hikaye.
Ne diyorduk, ben bir cahilim. Artık İstanbul'umu dahi görmez olmuşken gözüm, aldım oğlumu Bursa'ya geldim bayram tatilinde.. Bu kopukluğu kırmak, olana bakabilmek - onu görebilmek için... Bursa bunun için biçilmiş kaftan. Ne kadar güzel bir şehir!
Güzelim Uludağ'ın eteklerine kurulu bir biblo şehir buldum burada.. İnişli çıkışlı, yokuşlu, bol dönüşlü- kimi yerine geldik, 'hah dedim, burası tanıdık- Maçka'ya benziyor!' Evet, belki siz benzetmezsiniz ama Kültür Parkınınn orası benziyor bence Maçka'ya.. Çekirge semti. Koza Han'a vuruldum! Orada yarım günümü severek geçiririm- dükkanlara tabi ki bakarım ve bir sürü güzel tekstil ürünü almak isterim ama asıl, avlusundaki o gözalıcı yapının yanında, yakınında bir kedi gibi durup durmak, ona bakmak, hatta sürtünüp durmak isteyebilirim! tabi ki bu sanal aksiyonu civarındaki masalara kurulup kahvemi yudumlarken zihin bedenimle yaparım ancak! Ya da bir performans konusu olabilir mi acaba? Bir tarihi eserin insanda böyle duygular uyandırmasını beden dilinin alanı olan performans uzamına nasıl taşırsınız? Güzel bulduğunuz şeylere dokunmak, dokusunu hissetmek; o güzelliğin anısı beden hafızamda da dursun istemez misiniz? Tıpkı Yeşil Cami de ya da Yeşil Türbe'de olduğu gibi.. O muhteşem yeşilimsi koyu mavilere insan dokunmak da istiyor! Oğlum da bana benziyor galiba, onu da çinilere topacıyla tık tık tıklatıken gördüm.. oğluşum 12 yaşına dayandı ama bunu kendine saklamak için elinden geleni yapıyor! İhtar ederek bir de benim minik kuşun
yapıyla kurduğu ilişkiyi ketlemeseydim! Ah biz sosyal fobili anneler! Zaten duvarlar restore edilmiş-- Nadir tarihi eser olsa herhalde kordonla çevirirlerdi.. Neyse.. İşte anne gelgitleri.
Renkler.. şehir turkuvaz bir şehir olarak kalacak bende.. ve en büyülü tarafı da, nasıl İstanbul'da sokak aralarından takalar- sandallar görünür, gemiler geçer; burada da sokak araları dağ ve ormana açılıyor! Çok etkileyici. Daha aklıma gelecek olan bir sürü imge var. Dağdan inen yolun ucundaki o güzelim Çekirge semti, tarihi dokusu, binaları, eğimli arazisi, içinden akan suyu, üstüne çekilen bir sürü etkileyici köprüsüyle ne kadar büyüleyici ve çekici bir kent olduğunu biliyor mu Bursa? Onca emaneti bağrında saklayan, sırtını o azametli dağa dayamış bir şehir..
Şehirden aklımda net olarak kalacak imgelerden biri de, dalları Trabzon hurması yüklü ağaçlar! İlk iznik'te gözüme çarptı bu ağaçlar, tanıyamadım- halbu ki o kadar çok severim Trabzon hurmasını. Bir ağaç düşünün, gövdesi ve neredeyse bin bir tane diyeceğiniz dalları pek kuru ve cılız görünürken, dalların arası kocaman hurmalarla dolu! Ama nasıl.. Dersiniz ki biri tutmuş, yapraklarını dökmüş, ahı gitmiş vahı kalmış bir ağacı portakallarla süslemiş! Sonra, Bursa'nın içinde de gördüm bu ağaçlardan! Canım hurma istedi. Kimse toplamıyor mu bunları?
Bir de şehrin girişindeki zeytinlikler.. Bunlara zeytinlik denmez sanırım; oralar zeytin ormanı!
Gerçek bir Orta Çağ kenti Bursa! Tarih buna şahittir..
En kısa sürede kendi ulaşım imkanımla gelip, bildiğim her köşesinde uzuun uzun durabilmeyi diliyorum bu kentin..
Ben bir İstanbullu cahil insanım. O kadar şehre gömülmüş bir hayatım var ki, artık muhteşem İstanbul'um da ancak meafizik uzamını tanır oldum.. Hafif hayattan kopuk; yeni alanlar, uzamlar yaratma sevdası ya da ihtiyacındaki insanlardan.. Bu insanlar bir araya gelse de benzer alanlar yaratabilseler keşke, ne güzel olurdu değil mi? İşte bu imkansız hayal sayesinde tiyatroya sevdalandım ya.. Bu ayrı bir hikaye.
Ne diyorduk, ben bir cahilim. Artık İstanbul'umu dahi görmez olmuşken gözüm, aldım oğlumu Bursa'ya geldim bayram tatilinde.. Bu kopukluğu kırmak, olana bakabilmek - onu görebilmek için... Bursa bunun için biçilmiş kaftan. Ne kadar güzel bir şehir!
Güzelim Uludağ'ın eteklerine kurulu bir biblo şehir buldum burada.. İnişli çıkışlı, yokuşlu, bol dönüşlü- kimi yerine geldik, 'hah dedim, burası tanıdık- Maçka'ya benziyor!' Evet, belki siz benzetmezsiniz ama Kültür Parkınınn orası benziyor bence Maçka'ya.. Çekirge semti. Koza Han'a vuruldum! Orada yarım günümü severek geçiririm- dükkanlara tabi ki bakarım ve bir sürü güzel tekstil ürünü almak isterim ama asıl, avlusundaki o gözalıcı yapının yanında, yakınında bir kedi gibi durup durmak, ona bakmak, hatta sürtünüp durmak isteyebilirim! tabi ki bu sanal aksiyonu civarındaki masalara kurulup kahvemi yudumlarken zihin bedenimle yaparım ancak! Ya da bir performans konusu olabilir mi acaba? Bir tarihi eserin insanda böyle duygular uyandırmasını beden dilinin alanı olan performans uzamına nasıl taşırsınız? Güzel bulduğunuz şeylere dokunmak, dokusunu hissetmek; o güzelliğin anısı beden hafızamda da dursun istemez misiniz? Tıpkı Yeşil Cami de ya da Yeşil Türbe'de olduğu gibi.. O muhteşem yeşilimsi koyu mavilere insan dokunmak da istiyor! Oğlum da bana benziyor galiba, onu da çinilere topacıyla tık tık tıklatıken gördüm.. oğluşum 12 yaşına dayandı ama bunu kendine saklamak için elinden geleni yapıyor! İhtar ederek bir de benim minik kuşun
yapıyla kurduğu ilişkiyi ketlemeseydim! Ah biz sosyal fobili anneler! Zaten duvarlar restore edilmiş-- Nadir tarihi eser olsa herhalde kordonla çevirirlerdi.. Neyse.. İşte anne gelgitleri.
Renkler.. şehir turkuvaz bir şehir olarak kalacak bende.. ve en büyülü tarafı da, nasıl İstanbul'da sokak aralarından takalar- sandallar görünür, gemiler geçer; burada da sokak araları dağ ve ormana açılıyor! Çok etkileyici. Daha aklıma gelecek olan bir sürü imge var. Dağdan inen yolun ucundaki o güzelim Çekirge semti, tarihi dokusu, binaları, eğimli arazisi, içinden akan suyu, üstüne çekilen bir sürü etkileyici köprüsüyle ne kadar büyüleyici ve çekici bir kent olduğunu biliyor mu Bursa? Onca emaneti bağrında saklayan, sırtını o azametli dağa dayamış bir şehir..
Şehirden aklımda net olarak kalacak imgelerden biri de, dalları Trabzon hurması yüklü ağaçlar! İlk iznik'te gözüme çarptı bu ağaçlar, tanıyamadım- halbu ki o kadar çok severim Trabzon hurmasını. Bir ağaç düşünün, gövdesi ve neredeyse bin bir tane diyeceğiniz dalları pek kuru ve cılız görünürken, dalların arası kocaman hurmalarla dolu! Ama nasıl.. Dersiniz ki biri tutmuş, yapraklarını dökmüş, ahı gitmiş vahı kalmış bir ağacı portakallarla süslemiş! Sonra, Bursa'nın içinde de gördüm bu ağaçlardan! Canım hurma istedi. Kimse toplamıyor mu bunları?
Bir de şehrin girişindeki zeytinlikler.. Bunlara zeytinlik denmez sanırım; oralar zeytin ormanı!
Gerçek bir Orta Çağ kenti Bursa! Tarih buna şahittir..
En kısa sürede kendi ulaşım imkanımla gelip, bildiğim her köşesinde uzuun uzun durabilmeyi diliyorum bu kentin..
Perşembe, Kasım 04, 2010
my favourite things...
Ne yazık ki semt pazarımı kaçırıyorum.. Halbuki o şıkıdık caddede inmek yerine üst tarafta Minibüs Caddesinde insem hiç sorun olmayacak! Pancarlarımı da alacağım hem! Ne güzel, pazarın içinden yürüye yürüye eve geleceğim! Bak, Caddede indim, yine şu fazlacana pahalı kahve dükkanında karnımı doyurdum.. Sonra gelsin "indulgence"! Çikolata! Evet, buna pişman değilim, Lindt'in extra creme çikolatasını hararetle tavsiye ediyorum.. Mehtap Hanımıın rejim programına ben de katılayım dediğimin yarım saat sonrasında dev bir sandviç ve böyle bol sütlü bir çikolata! Hayat.. beni daha nelere sürükleyeceksin acaba!
Yumak son günlerde evdeki bütün koltuklarda tırnaklarını biliyor! Üstelik güneş doğduğu andan itibaren buna başlıyor- ve benim odamdaki mobilya ve halılardan! 2 hafta evveline kadar sorun yoktu, ama saatler ayarlandı, şimdi fazladan 1 saat daha uyuyabilecekken Yumak efendi buna izin vermiyor! Evet, bu şu an ciddi bir sorun. Poposuna bir pat atıp salona yolluyorum, hatta kalkabilecek gibiysem balkon kapısını aralıyorum ve ne ilginçtir ki, dışarı çıkıp, cezaya kalkmış yaramaz öğrenciler gibi balkonun en köşesine gidip, katip Bartleby misali o köşeyi saatlerce seyrediyor! Kedim depresyon mu geçiriyor acep? Ve arada sataşıp çağırmalarıma rağmen başını bile çevirip bana bakmıyor! Bu tavrı 1,5 saat kadar sürüyor! Hayırdır inşallah:)
ben bu yazıya neden sevdiğim şeyler dedim? çünkü sevdiğim şeylerin listesini yapacaktım ama araya bunlar girdi. Gerçekten de yazının kendine has bir gücü, yaptırımı ve iktidar alanı var galiba. Geçelim.. Hala konuyu dağıtıyorum, Homeros gibi:)) Günde iki ayrı sınıfa edebiyat eleştirisi tarihi dersi verirseniz olacağı budur.
Sevdiğim şeyleri yavaaş yavaş yazarım.. Şu an pazarı kaçırmanın ve üst caddede inmeme gafletimin suçluluk duygusunu yaşamaya devam edeceğim.. Son kararım.
Kendinize güzel güzel bakın:))
ben bu yazıya neden sevdiğim şeyler dedim? çünkü sevdiğim şeylerin listesini yapacaktım ama araya bunlar girdi. Gerçekten de yazının kendine has bir gücü, yaptırımı ve iktidar alanı var galiba. Geçelim.. Hala konuyu dağıtıyorum, Homeros gibi:)) Günde iki ayrı sınıfa edebiyat eleştirisi tarihi dersi verirseniz olacağı budur.
Sevdiğim şeyleri yavaaş yavaş yazarım.. Şu an pazarı kaçırmanın ve üst caddede inmeme gafletimin suçluluk duygusunu yaşamaya devam edeceğim.. Son kararım.
Kendinize güzel güzel bakın:))
Pazartesi, Ekim 18, 2010
Fırsat bu fırsat..
Amanın bu anı kaçımayayım.. An benden kaçmadan, netbook önümde, çayım yanımda, sabah işleri halledilmiş- hem de en gözde büyüyeni: araba servise nihayet bırakıldı, çok şükür başardım:).. sonraaa.. e-postalar kontrol edildi, telefonlar edildi, ve hala oturmaktayım, kollarımı bile sıvadım, ve işte burdayım: yazıyorum!! Ohh, çok şükür:)))
Ne diyeyim, bu ikinci sabah kuşağı. Hala nedense okuldaki gibi zamanımı ders saatlerine ayırma eğilimim var benim. Ruhumun bazı parçaları gerçekten de sıralardan ayrılmış değil sanki.. Sabah /'ye doğru uyanıp kahvatı, minik kuşu okula bırakma derken birinci kuşağı atlatıyorum- sanki birinci ders geçiyor.. şimdi ikinci drste miyim? Yok, 2-3 arası uzun aradayım. Hani öğlenden evvel bir adet uzun 15 dk.lık tenefüs olur ya, orada:)
Keyifli bir tenefüs bu..
Mevsimlerin değiştiğine sanırımm artık komple şuurumla gark oldum. Alıştım. Okulların koşturmacası, havalar, kısalan günler, değişen yemekler, çorba ve ekmek krizlerim.. gerçekten de canım deli gibi ekmek çekiyor! Bu kış bol reçel, komposto ve ekmek yapmaya kararlıyım. E tabi bir de çorba. Mesela dün akşam muhteşem bir mantar çorbası yapmayı başardım. tarif yavaş yavaş aklıma geldi, çoktan başlamışken! Neyse ki arada benim minik kuş beni çağırıyor odasına (ki kendi gelse ne güzel olur diye düşünsem de) ve bu bölünmeler hoşuma gitmese de, iş başı yapınca mutfak tezgahında, tam da otantik tarif aklıma geldi. Nesi otantik? yok öyle bir şey:) Bu tarif bizim Ziraat Bankası'nın Tünel'deki muhteşem binasının en üst katında ahçılık yapan rahmetli (adını unuttuğum) ustacığın tarifidir, oradan otantik derim! ne güzel günlerdi.. O muhteşem semt ve onun hemen girişindeki, İsveç Konsolosluğunun karşısındaki Ziraat bankası Dış Muameleler Şb ve Dış İlişkiler Müdürlüğü. İkisinde de çalıştım. 1998'de ayrılıp Kentbank'a geçtiğimde 4 yıldır Dış İlişkilerde çalışıyordum.. O güzel teraslı yemekhanenin özel, kibar bir odası vardı, orada muhabir bankaları ağırlardık. O gün şöför balık pazarına yllanır, taze helva ve balık aldırıır, usat da muhteşem çorbası, güzel bir ızgarası, salatası ve helvasıyla güzel bir yemek çıkarırdı işte. Yemeklerinin hepsi çok güzeldi, özenliydi. Servisimizi de Emine Hanım yapardı, Allah'ım, ne kadar özenli, güler yüzlü, temiz, hoş sohbet bir hanımdır Emine Hanım! Çok severdim, canım.. O da galiba acaip bir şubeye tayin olmuş, Tünel'deki birimleri dağıttılar zaten oraya buraya, iyi ki ayrılmışım derim hep! Emine Hanım Bulgar göçmeniydi, bizin çaycımızdı. Ne güzel anılar, içim ısınır hep düşününce.. Ziraat bankasında çalışma hayatıma başlamam sayesinde iş ahlakımı ve görgümü hiç sekteye uğratmadım.. Çok iyi bir başlangıçtı, onun hikayesini ayrı yazarım. Gelelim ustamıza.. ne yazık ki kalp krizinden vefat etmiş, çok üzülmüştüm duyunca.. Bu mantar çorbası tarifi ondan, Allah rahmet eylesin diyelim:
Mantarları ince doğruyoruz,
1 çorba kaşığı kadar un,
2 - 3 çorba kaşığı kadar yoğurt,
et suyu, su
tuz, karabiber,
tereyağ
Mantarlar et suyunda 10-15 dk kadar pişiyor. Diğer tarafta yoğurt ve un karıştırılıp, pişen mantarların suyuyla açılıyor ayrı bir kasede, sonra yavaş yavaş karıştırılarak diğer mantarların pişedurduğu et suyuna ekleniyor, 15-20 dk da o şekilde yavaşça pişiyor. Tereyağ, tuz, karabiber ekleniyor, belki kırmızı biber de.. yakışır bence, ama ben çok acı tüketemiyorum!
İnanın güzel bir çorba bu!
Evet, bugün bu kadar olsun:)
yaprakların kızarıp bozardığı, rüzgarın hala centilmence estiği, yağmurun arada sırada hatırımızı sorup kaçtığı şu günlerin keyfini bol bol çıkarın:)
Sonbahar çook güzel:))))
Ne diyeyim, bu ikinci sabah kuşağı. Hala nedense okuldaki gibi zamanımı ders saatlerine ayırma eğilimim var benim. Ruhumun bazı parçaları gerçekten de sıralardan ayrılmış değil sanki.. Sabah /'ye doğru uyanıp kahvatı, minik kuşu okula bırakma derken birinci kuşağı atlatıyorum- sanki birinci ders geçiyor.. şimdi ikinci drste miyim? Yok, 2-3 arası uzun aradayım. Hani öğlenden evvel bir adet uzun 15 dk.lık tenefüs olur ya, orada:)
Keyifli bir tenefüs bu..
Mevsimlerin değiştiğine sanırımm artık komple şuurumla gark oldum. Alıştım. Okulların koşturmacası, havalar, kısalan günler, değişen yemekler, çorba ve ekmek krizlerim.. gerçekten de canım deli gibi ekmek çekiyor! Bu kış bol reçel, komposto ve ekmek yapmaya kararlıyım. E tabi bir de çorba. Mesela dün akşam muhteşem bir mantar çorbası yapmayı başardım. tarif yavaş yavaş aklıma geldi, çoktan başlamışken! Neyse ki arada benim minik kuş beni çağırıyor odasına (ki kendi gelse ne güzel olur diye düşünsem de) ve bu bölünmeler hoşuma gitmese de, iş başı yapınca mutfak tezgahında, tam da otantik tarif aklıma geldi. Nesi otantik? yok öyle bir şey:) Bu tarif bizim Ziraat Bankası'nın Tünel'deki muhteşem binasının en üst katında ahçılık yapan rahmetli (adını unuttuğum) ustacığın tarifidir, oradan otantik derim! ne güzel günlerdi.. O muhteşem semt ve onun hemen girişindeki, İsveç Konsolosluğunun karşısındaki Ziraat bankası Dış Muameleler Şb ve Dış İlişkiler Müdürlüğü. İkisinde de çalıştım. 1998'de ayrılıp Kentbank'a geçtiğimde 4 yıldır Dış İlişkilerde çalışıyordum.. O güzel teraslı yemekhanenin özel, kibar bir odası vardı, orada muhabir bankaları ağırlardık. O gün şöför balık pazarına yllanır, taze helva ve balık aldırıır, usat da muhteşem çorbası, güzel bir ızgarası, salatası ve helvasıyla güzel bir yemek çıkarırdı işte. Yemeklerinin hepsi çok güzeldi, özenliydi. Servisimizi de Emine Hanım yapardı, Allah'ım, ne kadar özenli, güler yüzlü, temiz, hoş sohbet bir hanımdır Emine Hanım! Çok severdim, canım.. O da galiba acaip bir şubeye tayin olmuş, Tünel'deki birimleri dağıttılar zaten oraya buraya, iyi ki ayrılmışım derim hep! Emine Hanım Bulgar göçmeniydi, bizin çaycımızdı. Ne güzel anılar, içim ısınır hep düşününce.. Ziraat bankasında çalışma hayatıma başlamam sayesinde iş ahlakımı ve görgümü hiç sekteye uğratmadım.. Çok iyi bir başlangıçtı, onun hikayesini ayrı yazarım. Gelelim ustamıza.. ne yazık ki kalp krizinden vefat etmiş, çok üzülmüştüm duyunca.. Bu mantar çorbası tarifi ondan, Allah rahmet eylesin diyelim:
Mantarları ince doğruyoruz,
1 çorba kaşığı kadar un,
2 - 3 çorba kaşığı kadar yoğurt,
et suyu, su
tuz, karabiber,
tereyağ
Mantarlar et suyunda 10-15 dk kadar pişiyor. Diğer tarafta yoğurt ve un karıştırılıp, pişen mantarların suyuyla açılıyor ayrı bir kasede, sonra yavaş yavaş karıştırılarak diğer mantarların pişedurduğu et suyuna ekleniyor, 15-20 dk da o şekilde yavaşça pişiyor. Tereyağ, tuz, karabiber ekleniyor, belki kırmızı biber de.. yakışır bence, ama ben çok acı tüketemiyorum!
İnanın güzel bir çorba bu!
Evet, bugün bu kadar olsun:)
yaprakların kızarıp bozardığı, rüzgarın hala centilmence estiği, yağmurun arada sırada hatırımızı sorup kaçtığı şu günlerin keyfini bol bol çıkarın:)
Sonbahar çook güzel:))))
Pazartesi, Eylül 13, 2010
balonlar
Evet, o kadar koşturmaca var ki, 15 günde bir yazar oldum! Olsun, dolu dolu yaşamak bence çok güzel.. Şu hayatta yorulan insan kesinlikle şanslıdır bence!
Benim minik kuşum yeni okuluna başladı. Benim de üniversitedeki görev değişikliğim geçen haftadan itibaren başladı. BU yıl ofis işi yapıyorum, ders vermeyecekmişim gibi görünüyor.. Belli olmaz tabi ki. Fakat insanların arasında olmak çok güzel! Koridorda karşılaşıp durmak- devamlı konuşmak zorunda olmamak.. Emeklerim nereye gidiyor- anlıyorlar mı beni, takip ediyorlar mı diye bir tarafımdan hayıflanmamak.. Bu endişe seviyesine vardığında her iş tüketici oluyor işte.. Neyse ki ara verdim..
Şimdilik bu kadar olsun..
Sevgiyle :)
Benim minik kuşum yeni okuluna başladı. Benim de üniversitedeki görev değişikliğim geçen haftadan itibaren başladı. BU yıl ofis işi yapıyorum, ders vermeyecekmişim gibi görünüyor.. Belli olmaz tabi ki. Fakat insanların arasında olmak çok güzel! Koridorda karşılaşıp durmak- devamlı konuşmak zorunda olmamak.. Emeklerim nereye gidiyor- anlıyorlar mı beni, takip ediyorlar mı diye bir tarafımdan hayıflanmamak.. Bu endişe seviyesine vardığında her iş tüketici oluyor işte.. Neyse ki ara verdim..
Şimdilik bu kadar olsun..
Sevgiyle :)
Salı, Ağustos 31, 2010
Dışarıdan
Merhaba, dışarıdayım bugün. Yani tüm gün değil tabi, şu an. Dışarıdan yazıyorum. Çünkü ev çok hareketli. hayır, öyle çok iş falan yok. Kimsenin gelip gittiği de yok. Olağan tempo. Sadece kafamın içinden kaçmaya çalışıyorum dışarıda. ..
Atamam gerçekleşti. 2 yıldır (hatta 3 yıldır) uğraşılan, doktora burslu öğrenci olup, ders verdiğim zamanla aynı parayı alacağım, haftada sadece 2-3 gün ofise gidip çalışacağım, ortalamalarını ne yazık ki son derece vasat tutan sevgili acaip öğrencilerime daha fazla "ekspoze" olmayacağım bir dönem başladı. Bilemiyorum, acaba artık kafam daha iyi çalışır, kendimi doktorama verebilir miyim.. Çünkü Kasım ayında tekrar sınav var, tez konumu savunmam lazım. E bari o gün doktorayı da veriversinler, daha yazmadığım şeyi nasıl savunmamı bekliyorlar?? Acaip sinir yaratıyor bu mesele bende. Biraz birilerine sinir olup bilensem bari ama o da olmuyor. Kimseye de kızamıyorum, sadece gücenebiliyorum. Böyle bir tip oldum çıktım. O tür titreşimler giremiyor hayatıma artık. Atomlarıma ayrılacakmış gibi oluyorum yoksa! Ben de 2 yıl sonra YE, Dua et, Sev türü bir kitap çıkaracğım kararlıyım. Hem de bu günlükten çıkarmayı planlıyorum, haberiniz olsun! Ona göre!!
Nereden nereye..Şimdi şu kahve dükkanında çantamdan çıkarıp okumaya başlasam çok afişe olur muyum acaba şu kitabı? Halbuki,inanın, güzel bir kitap. bana konuşuyor. Kendi hayatımı aramam çok iyi hir şey değil karşımdaki yazında. hatta belki buna yazın da demez, tabi ki bundan 100-150 yıl sonraki edebiyat literatürüne girecektir, kesin. Bridget Jones'un Günlüğü'nün gireceği gibi..Defoe'nun Moll Flanders romanına benzetirim o kitabı ben. tabi yazarı kadındır bu defa ve her iyi satan kitap gibi filmi çekilmiştir.. Bir sınıfta zavallı bir kadın hocanın karşısınsaki acaip üniveriste ya da lise öğrencilerine 20-21 yy.daki kadın özgürleşme hareketi çerçevesinde bu kitapları anlattığını çok net görüyorum. ama tabi ki önündeki öğrenciler Allah bilir ne kadar iplerini koparmış olacaklardır ki, bu tür kendini arama, özgürleşme, sistemden kendini sıyırma ve özgün yaşamı bulma olayını anlamayacak ya da ilginç bulmayacaklardır. Halbuki ben olsam orada Lukacs'a, Marks'a sarıp gerçek hayat- edebiyat ilişkisinden girerim, onlara kendilerini iyice cahil hissettirmeden de sınıfı terk etmem!!! KIh KIh KIHHHHH.. Ben böyle bir hocayım işte! Tabi Orhan Pamuk'un şimdi çıkmış olan, o zamanın 150 yıllık yapıtı olarak duran hayat- edebiyat kitabını ve Roland Barthes'ın Roman Kuramı kitaplarını da katarım!!! Hepsini okuma listesine sokarım.. Bir daha da yüzlerini göremem ve withdrawal haftasında hepsi sınıfımdan kaçışır!! Canıma değsin. Ben böyleyim işte! Ben böyle değilim-onlar öyle.. Bezdirdi bu öğrenci milleti beni! Tembel yaratıklar..
Ne diyim. Dolu muymuşum ne?
Neyapacaktım ben? Neden içimi dökmem benim böyle kafamı karıştırıyor? Bu tür meselelerin beni tüketmesine izin veriyorum. Tüketiyor mu gerçekten? Görüyor musunuz, soruların sonu yok, uzaya doğru uzayıp gidiyor! Bu durumda cevapları da olamaz.. En iyisi düşünmemek ya da meseleleri sorun olarak görmemek. denklemlere gerçekten de gerek yok.. Onca matematik dersi boşa mı gitti? ben şu an edebiyatçı- sanatçı tarafına yakın olsam da, görüyorsunuz, beynim matematik üretiyor!! matematik acaba beynimizin anksiyete üretme potansiyeline cevap olarak kurgulanmış bir savunma sistemi mi?? Üstelik 17. yy.da Sir Isaac Newton Mathematica Principia eserinde herşeyi kompleks bir matematik dilinde formüle edebilmekle başardığı şeyden şu an hepimiz insanlık adına gurur duymuyor muyuz?? Derslerde bunu söyledğimizde bir an şöyle durmuyor muyuz? BU insanlığın karanlık ve bilinemez karşısında başardığı bir zafer olarak mini bir saygı duruşu değil de ne? Her şey o bildik anksiyeteye karşı mı? Olamaz. Olmasın.. Bunun ucunu burada bırakıyorum.
Saat 13.39. Yeğenimi görmeye gidecek miyim?Bu 3. haftası sanırım. Evet. Ne kadar daha yatacak bilmiyorum orada. Benden kaos teoremi hk. kitap ve küçük resim defteri ve cepli basketbol şortu istedi.. Acaba bugün gider miyim? Neden gitmeyeyim ki.. yapacak ne var? Bilmiyorum. Sanırım gideceğim.
Görüşürüz, kendinize iyi bakın- sakın patlayıp etrafa dağılmayın! :)
Atamam gerçekleşti. 2 yıldır (hatta 3 yıldır) uğraşılan, doktora burslu öğrenci olup, ders verdiğim zamanla aynı parayı alacağım, haftada sadece 2-3 gün ofise gidip çalışacağım, ortalamalarını ne yazık ki son derece vasat tutan sevgili acaip öğrencilerime daha fazla "ekspoze" olmayacağım bir dönem başladı. Bilemiyorum, acaba artık kafam daha iyi çalışır, kendimi doktorama verebilir miyim.. Çünkü Kasım ayında tekrar sınav var, tez konumu savunmam lazım. E bari o gün doktorayı da veriversinler, daha yazmadığım şeyi nasıl savunmamı bekliyorlar?? Acaip sinir yaratıyor bu mesele bende. Biraz birilerine sinir olup bilensem bari ama o da olmuyor. Kimseye de kızamıyorum, sadece gücenebiliyorum. Böyle bir tip oldum çıktım. O tür titreşimler giremiyor hayatıma artık. Atomlarıma ayrılacakmış gibi oluyorum yoksa! Ben de 2 yıl sonra YE, Dua et, Sev türü bir kitap çıkaracğım kararlıyım. Hem de bu günlükten çıkarmayı planlıyorum, haberiniz olsun! Ona göre!!
Nereden nereye..Şimdi şu kahve dükkanında çantamdan çıkarıp okumaya başlasam çok afişe olur muyum acaba şu kitabı? Halbuki,inanın, güzel bir kitap. bana konuşuyor. Kendi hayatımı aramam çok iyi hir şey değil karşımdaki yazında. hatta belki buna yazın da demez, tabi ki bundan 100-150 yıl sonraki edebiyat literatürüne girecektir, kesin. Bridget Jones'un Günlüğü'nün gireceği gibi..Defoe'nun Moll Flanders romanına benzetirim o kitabı ben. tabi yazarı kadındır bu defa ve her iyi satan kitap gibi filmi çekilmiştir.. Bir sınıfta zavallı bir kadın hocanın karşısınsaki acaip üniveriste ya da lise öğrencilerine 20-21 yy.daki kadın özgürleşme hareketi çerçevesinde bu kitapları anlattığını çok net görüyorum. ama tabi ki önündeki öğrenciler Allah bilir ne kadar iplerini koparmış olacaklardır ki, bu tür kendini arama, özgürleşme, sistemden kendini sıyırma ve özgün yaşamı bulma olayını anlamayacak ya da ilginç bulmayacaklardır. Halbuki ben olsam orada Lukacs'a, Marks'a sarıp gerçek hayat- edebiyat ilişkisinden girerim, onlara kendilerini iyice cahil hissettirmeden de sınıfı terk etmem!!! KIh KIh KIHHHHH.. Ben böyle bir hocayım işte! Tabi Orhan Pamuk'un şimdi çıkmış olan, o zamanın 150 yıllık yapıtı olarak duran hayat- edebiyat kitabını ve Roland Barthes'ın Roman Kuramı kitaplarını da katarım!!! Hepsini okuma listesine sokarım.. Bir daha da yüzlerini göremem ve withdrawal haftasında hepsi sınıfımdan kaçışır!! Canıma değsin. Ben böyleyim işte! Ben böyle değilim-onlar öyle.. Bezdirdi bu öğrenci milleti beni! Tembel yaratıklar..
Ne diyim. Dolu muymuşum ne?
Neyapacaktım ben? Neden içimi dökmem benim böyle kafamı karıştırıyor? Bu tür meselelerin beni tüketmesine izin veriyorum. Tüketiyor mu gerçekten? Görüyor musunuz, soruların sonu yok, uzaya doğru uzayıp gidiyor! Bu durumda cevapları da olamaz.. En iyisi düşünmemek ya da meseleleri sorun olarak görmemek. denklemlere gerçekten de gerek yok.. Onca matematik dersi boşa mı gitti? ben şu an edebiyatçı- sanatçı tarafına yakın olsam da, görüyorsunuz, beynim matematik üretiyor!! matematik acaba beynimizin anksiyete üretme potansiyeline cevap olarak kurgulanmış bir savunma sistemi mi?? Üstelik 17. yy.da Sir Isaac Newton Mathematica Principia eserinde herşeyi kompleks bir matematik dilinde formüle edebilmekle başardığı şeyden şu an hepimiz insanlık adına gurur duymuyor muyuz?? Derslerde bunu söyledğimizde bir an şöyle durmuyor muyuz? BU insanlığın karanlık ve bilinemez karşısında başardığı bir zafer olarak mini bir saygı duruşu değil de ne? Her şey o bildik anksiyeteye karşı mı? Olamaz. Olmasın.. Bunun ucunu burada bırakıyorum.
Saat 13.39. Yeğenimi görmeye gidecek miyim?Bu 3. haftası sanırım. Evet. Ne kadar daha yatacak bilmiyorum orada. Benden kaos teoremi hk. kitap ve küçük resim defteri ve cepli basketbol şortu istedi.. Acaba bugün gider miyim? Neden gitmeyeyim ki.. yapacak ne var? Bilmiyorum. Sanırım gideceğim.
Görüşürüz, kendinize iyi bakın- sakın patlayıp etrafa dağılmayın! :)
Pazar, Ağustos 22, 2010
Öylesine
merhaba tekrar,
bir kaç kez birşeyler yazdım ve sildim. bir sürü güzel fikir, düşünce, yazılası.. ama sildim işte. bu yazma fiili ilginç gerçekten. hele düz yazı çok ilginç. hele ki kurgu değilse. bir kurgu olsa, düşüncelerin ve duyguların bir ağırlık noktası olur genelde. bir an; o an kristalleşir ifadeniz, tam hedeften vurur, anlatırsınız.. ama herhangi bir şey yazmak kolay değil. bu zorluk hali de varlık durumunun ta kendisi değil mi? olmak ama ne için? yazmak ama ne demek? halbuki yazmak güzel.. olmak da!
bu amaç edinme meselesi beni kızdırıyor gerçekten. yazmak adına yazmak; olmak adına olmak neden olmasın? bu yoksa natürmort hali mi? hani şu ölü doğa dedikleri.. still life. sadece olmak! yani cansız varlıklar gibi. bu mu istediğimiz? şu aşırı hareketli, gürültü ve patırtılı dünyada bir kenar süsü mü olmak? ama o patırtıyı kim yaratıyor? bu karmaşada benim payım yok mu? arabayla önünden geçiğim yayaya göre karmaşa yaratan ben değil miyim? ya da öğrencime göre onu bombardımana tutup kafasını açmak zorunda bırakan olumlu/olumsuz güç? o zaman neden kendimi böyle göreyim ki? herkes kadar dinamizm yaratıyorum.. kendiliğinden oluyor. hayatım böyle. ama raftaki çerçevenin içindeki gibi kayıkların önündeki masada oturup duran halim gibi mi olmak istiyorum acaba? bunlar felsefi konular. deneyimin dışına adım atarak bilimsel tarafa sığınabiliriz her an. deneyimin içi ya da dışı.. kendin ya da bilgi.. kendini bilgiye çevirsen?? saptı burası, kapatıyorum.. iç ve dış bence birbiriyle ilişki kuramaz. bu sadece şiirde olabilir- ancak şiir yaklaşılabilir buna.
bu kadar efendim. ama yukarıdaki mesele de kafa patlatılacak bir meseledir. ama daha da büyük mesele, kafayı patlattıktan sonra ortaya saçılan şeyleri sevip, barışıp, en olmadı tatlı bir hüzünle sahip çıkarak gerekli yerlere yerleştirebilmektir. bunu yapamıyorsanız asla kafanızı bir şey için patlatmayınız!
sevgiler
not: çeşit çeşit komposto yapıp, atmayıp temizlediğim yörsan süt ve çeşme meyve suyu şişeciklerine doldurup, dolaba sıra sıra dizip oğluşa içiriyorum, aferin bana! ;)
bir kaç kez birşeyler yazdım ve sildim. bir sürü güzel fikir, düşünce, yazılası.. ama sildim işte. bu yazma fiili ilginç gerçekten. hele düz yazı çok ilginç. hele ki kurgu değilse. bir kurgu olsa, düşüncelerin ve duyguların bir ağırlık noktası olur genelde. bir an; o an kristalleşir ifadeniz, tam hedeften vurur, anlatırsınız.. ama herhangi bir şey yazmak kolay değil. bu zorluk hali de varlık durumunun ta kendisi değil mi? olmak ama ne için? yazmak ama ne demek? halbuki yazmak güzel.. olmak da!
bu amaç edinme meselesi beni kızdırıyor gerçekten. yazmak adına yazmak; olmak adına olmak neden olmasın? bu yoksa natürmort hali mi? hani şu ölü doğa dedikleri.. still life. sadece olmak! yani cansız varlıklar gibi. bu mu istediğimiz? şu aşırı hareketli, gürültü ve patırtılı dünyada bir kenar süsü mü olmak? ama o patırtıyı kim yaratıyor? bu karmaşada benim payım yok mu? arabayla önünden geçiğim yayaya göre karmaşa yaratan ben değil miyim? ya da öğrencime göre onu bombardımana tutup kafasını açmak zorunda bırakan olumlu/olumsuz güç? o zaman neden kendimi böyle göreyim ki? herkes kadar dinamizm yaratıyorum.. kendiliğinden oluyor. hayatım böyle. ama raftaki çerçevenin içindeki gibi kayıkların önündeki masada oturup duran halim gibi mi olmak istiyorum acaba? bunlar felsefi konular. deneyimin dışına adım atarak bilimsel tarafa sığınabiliriz her an. deneyimin içi ya da dışı.. kendin ya da bilgi.. kendini bilgiye çevirsen?? saptı burası, kapatıyorum.. iç ve dış bence birbiriyle ilişki kuramaz. bu sadece şiirde olabilir- ancak şiir yaklaşılabilir buna.
bu kadar efendim. ama yukarıdaki mesele de kafa patlatılacak bir meseledir. ama daha da büyük mesele, kafayı patlattıktan sonra ortaya saçılan şeyleri sevip, barışıp, en olmadı tatlı bir hüzünle sahip çıkarak gerekli yerlere yerleştirebilmektir. bunu yapamıyorsanız asla kafanızı bir şey için patlatmayınız!
sevgiler
not: çeşit çeşit komposto yapıp, atmayıp temizlediğim yörsan süt ve çeşme meyve suyu şişeciklerine doldurup, dolaba sıra sıra dizip oğluşa içiriyorum, aferin bana! ;)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



