Pazartesi, Haziran 27, 2011

Anne kurtaran tatlılar... :))

Efendim, eğer sebat edebilirsek bir dizi yazlık anne kurtaran tatlı trendi yaratmak istiyoruz.



Görüleceği gibi, tatlımız bir kavun dilimi, üzerine 1 kayısının dilimlenmiş parçaları, evde yaptığımız çilek reçelimiz ve bir parça dido gofretten ibarettir..
Oğlumuz bunu keyifle ham hum yemiş ve ellerimize sağlık diyerek şap şup annesini öpmüştür, eksik olmasın :)
Bu tatlılar ekonomiktir, sağlıklıdır, çocuğunuza da yaptırabilir alet kullanma becerisini geliştirebilirsiniz, yaratıcılığın sonu yoktur, çocuğunuz yerken de karşısına geçer zevkten dört köşe şekilde seyredersiniz tüm yukardaki sebeplerden ötürü.. bir de eline foto makinesini verir, hadi çek bakalım bloga koyalım bunu senin elinden diye ona da gaz verirsiniz..

e tabi gönlü olsun diye ucuna yine bir çikolata parçası illa konur, haliyle şu mırıl mırıl yorumu da muhakkak duyarsınız :
"annee, bir tek parça mı koyduun?"
"evet hayatım?"

:)
sevgiyle

Pazartesi, Haziran 20, 2011

Çileğim.. reçelim benim!

Evvet! Bu yıl da Haziranı devirmeden çilek reçelimizi yaptık!!
Tarif Tijen'in Mevsimlerle Gelen Lezzetler kitabından. kitap bir yerlere yok olmuş ne yazık ki ama bu reçeli bu tarifle sanırım dördüncü yapışım, o yüzden çok aranmadan yapıverdim.. Bu reçel benim haziran ritüelim oldu, yapamadan geçerse Haziran diye son günleri tedirginlik basar bu ayın.. çilek benim sokaktaki tablacıdan alınır ya bu sene oradan kısmet olmadı; yine antenleri dört açmış tablacılardaki çilek boyutlarını gözlemlerken bugün Şaşkınbakkal'daki bir tanesinin çilekleri dikkatimi çekti, aldım.. bu çilekler ekşi-tatlı, bol kokulu, olgunu mayhoş denecek derecede tatlı çilekler.. daha almalı o tablacıdan, sormadım nereden diye; öğreneyim bir dahaki sefere.. yıkandılar, Teo ile beraber ayıklandılar, arada kaçamak bolca atıştırıldılar, bir kap kenara ayrıldı dolaba, kalanlar şekerlenmeye, tencereye..

yukarıdakiler viski, muskat, tarçın, limon (kabuğu için) portakal (suyu ve kabuğu) ve malum detaylar..


benim pozcu oğluşum :))


Yaz akşamının sakin serinliğinde çayını da yanına alıp mis gibi fokurdayan çilek reçelinin başını beklemekten daha keyifli bir şey yok! Ohhh missss:)) Kulakların çınlasın Tijen'ciğim, ilk denememde ne kadar ürkektim ve ya tutturamazsam korkusuyla başına geçmiştim. artık bu reçel benim Haziran ritüelim!

sevgiyle kalın,
**bu arada, bu malzemeler kitaptakilerin aynısı olmayabilir, benim doğaçlama eğilimlerimi hesaba katmam gerek! 

Cuma, Mayıs 27, 2011

pencereler aynalar

Bir minik şiirimde şöyle demişliğim vardı galiba:

Herkesin dışarıya bakmak için
ne güzel pencereleri var
benimkiler ise
hep ayna!

Aynen! Yine içimde olan biten şeylerden dışarıyı göremez hale geldim.. Koptu dışarısıyla bağım. Ne tarafa baksam bir duygum, bir düşüncem, bir hüznüm, bir korkum.. ayy ayyyy ayyyyy.. kaç oradan, şuna sakın bakma, buna değme, şuna görünmeden hemen çık buradan.. İçimdeki yanardağ hareketlendi ve ben bunun karşısında acizim. Bu bir doğal afet, ne yapabilirim ki?

Kurulan düzenleri bozmak için.. Kenardan kenardan giden beni ortalara savurmak için.. Bellediğim doğruların geçersziliğine şahit olmam için..

Tekrar en baştan işe koyulmak için olsa gerek.
Demiştim ya ben hayatın suyuna selina açığım diye..
İşte bir kere daha sallanıyor, püskürüyor bendeki kaynak, yüzeye neler fırlatacak.. Bakacağım, onların üstünden yaşayacağım.. sonra onları baş tacı edip, işte hayatım diyeceğim, tutunacağım.. ve o noktada yine püskürecek, sallanacağım. Biliyorum.
Ben buna açığım.
Bunu anlıyorum, tanıyorum.
Yaşaması kolay değil bu sallantıları ama doğal afetler böyledir..
Çalkalanmak iyidir.. Hayatım bana bir kez daha sesleniyor: Ben senin değilim! Sensin benim olan, bunu gör!
Evet, ben hayatma aidim. Aklınız karışmasın. Sözün özünü edecek değilim, ama şu bana görünüyor artık: durduğum yeri görüp, kabullenerek yaşamayı başarmak gerekiyor..
Özlemler, itkiler, arzular, kaçışlar..Bunlar formula pistindeki o acaip araçlar gibi, vınn vınn gidiyorlar. Bunlara binmek insanı aptala çeviriyor. İnmek de dengesini alt üst ediyor.. o baş dönmesi.. Sanki hayatın dışına adım atmışız gibi. Sürreel boyuttaymışız gibi.. Bilemiyorum orası nefesimizi tutmamız gereken bir yer mi yoksa doya doya ciğerlerimizi doldurmamız gereken yer mi? Neresi orası?

Bilen varsa söylesin çünkü ben şu an oradayım ve sanırım bir süre de dönemeyeceğim!
Sevgiler

Pazartesi, Mayıs 23, 2011

ULU TANRIM

Yine o karanlık koridor önümde.. Baretimin ışığı yettiğince gidiyorum. bazen bir çatlaktan dev bir ışık huzmesi beni çarpıyor ve gözlerim kamaşıyor, hafiflikten ve mutluluktan uçuşarak sanki Kantorun okunun ucuna asılmış bir kelebek gibi ileri atılıyorum.. Sonra fark ediyorum ki kendi uçabileceğimden çok uzak bir yerlere inmişim.. Tedirginim kırılganım. Korku değil bu ama tedirginlik.. ben buraya nasıl geldim tedirginliği.. bilinmeyen bir yere savrulmuş bir kelebek bu. orada yalnız. tanımıyor orayı. Bu oktan sakınılabilir mi? Tekrar yenisinin ucuna asılıp o pür neşe ve coşkuyla tekrar bir yerlere atılmadan yol alamayacağından korkuyor bu kelebek.. Başka nasıl olabilir ki? Bir köşeye çekilip etrfaın ağırması ve yolunu seçebilmeyi mi bekleyecek? o nahif kelebek kanatlarıyla tekrar yol alabilmeyi mi umacak? Ortalığın ağırmasını mı bekleyecek? Hem de kelebek zamanıyla- ve ne yazık ki kelebeğin o minik zayıf sabrıyla.

Karanlık koridor metaforu uygun olmayabilir ama şu an yüreğimin algıladığı gerçek bu..
Tanrım, bu defa bana ne öğreteceksin acaba? Ne tarafta durmam gerekiyor? Bu ışık üstüme üstüme parladığında ondan kaçabilmem imkansız. O benim en büyük ihtiyacım, beklediğim, umduğum, kendime itiraf edip de huzurumu kaçırmasam dediğim şey.
Kantor beni okunun ucunda apaydınlık yerlere fırlatsın lütfen..
Böyle olması gerek. Çünkü o oka gene asılacak ve yüreğim ağzımda uçacağım..
Aksi büyük günah olur.

Sevgiler

Perşembe, Mayıs 05, 2011

bir tarafin

Bir bütün olarak yaşamak mümkün mü gerçekten?




Böyle bir tarafın seni başka yerlere sürüklemek isterken?



Yoluna sessiz sakince devam ederken karşına bir hediye gibi çıkıveren bir güzelliğin içinde kaybolmak istersen? Oraya girip, ondan doya doya beslenene kadar kesinlikle dışarı çıkmak istemezsen?









insanın ne çok şeye açlığı var değil mi..



karşımıza çıkınca nasıl irkilip korkup tereddütte kalıyoruz.



kendimizi yargılıyoruz....





Perşembe, Nisan 14, 2011

Yazınca..

Aslında buraya yazmanın terapötik etkilerinin peşinde değildim ilk başladığımda. İyi izler bırakma amacıyla başladım. Hatta bu yazdıklarımdan 1-2 yıl sonra kitap çıkar mı diye de düşündüm.. Fakat belli oldu ki buraya bir şeyler yazdığımda kafamı toplayıp, pek çok meseleyle bir tür barış imzalıyorum. Barışmadan da yola devam etmek çok güç. Kendini ifade etmek var olmakla eşdeğer benim için. Bende iz bırakan olayları, ya da o izleri kendi kalemimle tekrar "sketch" etmeye hakkım var. Gücüm de var. Her zaman değil sadece.. Olsa ne güzel olur!

BUgün karmakarışık bir gün olsa da derledim topladım, evdeyim işte! Niyet ettiklerimin hepsini yapamasam da, döneklikler etsem de. Sabah oğlumu okuluna bırakma faslı, eve dönüş, çıkmadan hazırlanma, bugün yapılan 4 saat sınav gözetmenliği - arada öğrenci asistanımız sağolsun 45 dakikasını devraldı - banka işlemlerinin aradan çıkarılması, oraya buraya hatırlatma notlarıyla haftasonunun organizasyonu, gözetmenlik sırasında 2 saatliğine tekrar bakıp son kez düzeltme turuna çıktığım, 1 yıldır bekleyen makalem, her ne kadar 'bu ders benim değil, hocam da uğraşmak istemiyor, kopya çekenleri avlamayacağım' niyetiyle kendi makaleme başımı gömmüş olsam da, kör gözüne parmağı şeklinde kopya çeken bir öğrenciyi yakalamadan duramamam, bunun can sıkıntısı (neredeyse utanacağım yakaladığıma- şimdi iş çıktı, buna kurtarma ödevi ver, vakit ayır, ne yazık ki mazeretlerine maruz kal..), neyse ki okuldan kapıyı çekip 1 saat evvel çıkabilmem, çünkü bugün oğlumu babası değil ben alıyorum, semt pazarının çilekeş trafiğinde gözleri yuvalarından fırlamış tam bir "alpha bitch"e dönüşmüş dev jipin içindeki kadından el kol hareketi ve muhtemelen o dev arabası kadar hakaret yemem (biz kadınlara ne oluyor böyle?), ergenliğe doğru hızla yol alan oğlumun acaip konulara ve sözcüklere neredeyse obsesif bir ilgi geliştirdiğini görerek girdiğim ek kriz ve bu sebeple akşam yemeğini dışarda yiyelim teklifimi geri çekerek ettiğim döneklik.. Bu dönekliklerim çok çoğaldı! Haftasonu da arkadaşımını sürpriz doğum günü partisinden döneklik ettim! Gidemedim işte..Bu benim bildiğim Bahar değil, kim acaba? 25 Mayısta yaş kırk. Rakamla ifade etmek şart değil. :)
Ve işte ev! Dışarı çıkarmayacağım için özür kahvaltısı, kendime verdiğim yarım saat internet iznini tüketmişim, fark ettim. Şimdiki meselem öğrenci asistanımızın memleketinde çıktığını anlattığı değişik bir otu merak edip google dan baktığım için sağolsun annesinin otu hemen 3 güne göndermesi... şimdi bu ot temizlenecek, allem edilip kallem edilip pişirilecek ve bir kısmı da yurtta kalan asistanımıza götürülecek yarın. bari bu güzelliği yapayım.. Kendimin acaip bir versiyonuna dönüşmekteyim..ve bana hiç tanıdık değil bu versiyonum! Fazla "cool" yirmili yaşlarımda olsam bu halimden acaip etkilenirdim ama şimdi kaçacak yer arıyorum! Hiç tanıdık değil! O tanıdık duygularıma dönmek için yapmadığım acaiplik kalmadı ama olmuyor.. Hayırlısı diyeyim.. Korkutmuyor bu beni. Açık denizler ve ufuk önümde....
Evet. Böyle düşünmek ve hissetmek beni rahatlatıyor.. Düşünmek kolay, ama neyse ki his de orada, sağolsun:))
Hislerimiz olmasa ne yapardık??
Sevgiler

Cumartesi, Nisan 09, 2011

olmalı..

Bir gün bir gezegene ayak basarsam ne ararım?

Bir dünya olmalı,
Ve o dünyayı arayanlar..
Onlar da olmalı.
Ve onları bulmalı!

evet, tek aranan bizle aynı şeyi arayan insanlar:)
benim için bu böyle en azından.
sevgiyle,