Kim uğraşır tasarımla? hayat akıp gidiyor!
Benim miniş hala tatilde ve ben elimi bir sürü işe attım. hatta bunlar için kredi çekildi! şu yarım yamalak maaşımın aslında ne kadar bereketli olduğunun farkına vardım; bankalara evirip çevirip satıp duruyorum; bana bir sürü para veriyorlar karşılığında!! :) şu an çok komik geldi gerçekten! bir sürü para lafı şaşırtmasın lütfen- neyse, bütün harcama kalemlerini kayıt ediyorum..
Bugün en önemli kalemlerden birini hallettim: buzdolabı motoru değişti ve klima temizlendi. . sonra, dün abime (bu kelimeyi asla ilkokuldaki gibi yazmam, kimse beklemesin, TDK'na da benden selam söyleyin, güzelim eski Türkçe kelimeleri katledip atarken düşünselerdi!) benzin ısmarladım; annemlere dondurma gitti (Diyar'ın dondurması muhteşem- Baylan'ın adisababasına çok benziyor ve onun fiyatına beş kişi müthiş dondurma yiyor!), benim kahve ve sandviç molalarım var tabii ki; Yumoş aşı oldu; perşembe için dişçi randevum alındı; sırada araba bakımı var, ve hatta internete bu sebeple girildi ama tabi akıl yine çelindi- baktım yazma modundayım, tabi ki de yazdım! evet, daha bir kaç kalem daha var halledilmesi gereken şeylerden. ayrıca evde temizlik de yapıyorum; yardımcımı arayıp Eylül ayında devam edelim diyeceğim.. hmm.. daha ? hm. bu şuur akışına tamam demem lazım- bloga uygun mu acaba?
Evet, bakalım neler halletmiş olabileceğim bu hafta sonuna kadar..
sevgiler
Salı, Haziran 29, 2010
Pazar, Haziran 27, 2010
Tatildeyim. bugün pazar. gece kaçta yattım? 02.30 gibi galiba. hayır dışarıda değildim, daha buna çok var; ayrıca bu 'rahatlama' yolu hiç oraya varmayabilir, çünkü benim miniş haftaya ctesi evde. ve ben tekrar o yüksek voltaja tutulmuş koşturan ve 'ben şimdi ne yapacaktım?' moduna geri döneceğim..mini özgürleşme ve kendini bulma bu kadar olacak. ayrıca bütün bunları tamamen unutmak en iyisi. kendimle yaşadığım bu muhteşem macera bitecek ve kendimi hatırlayıp, özleyip, aşk acısı - o özlemi yaşamak hiç istemem! her harika, yoğun maceranın sonu..
bu kendini bilme, yoğunluk, varlık duygusu neden günlük hayata inemiyor? bak, şu an neden tiyatro eleştirileri yazmaya başladığımı çok net hatırlıyorum. bana anlamlı geliyor. işte kendimi verebileceğim bir şey! ama yok olacak.. bunun için psikolğa gitmeli mi? ya da dedim ki demin kendime: her veriğin 150 tl.yi alışverişe versen, çok daha mutlu bir kadın olursun! en kestirme yol.. yapmayın, Bağdat Caddesi'ne 10 dk yürüyüş mesafesinde oturuyorum ve artık hiç alışveriş yapmıyorum oradan! nasıl? acınası bir durum, değil mi? işin kötüsü, bildiğim ve sevdiğim yerlerden artık alışveriş yap(a)madığım için, alışveriş hiç yapmıyorum! ne kadar takıntılı bir insanım! tüm kadınlarda bu biraz böyledir deyin lütfen! lütfen!!!!
neyse.. dün kedoşumu aşıya götürdüm, ama benim içli, yoğun, inatçı, vahşi (o müstehzi gülüşü silin hemen!) kedimle tek veteriner başa çıkamadığı için diğerini beklerken beni oradan postaladılar. e, ne yapıır- piyangodan bedava 1-2 saat çıkmış, tabi ki 'yürüyüş' bahanesiyle Cadde'ye inilir.. inince mutlu olunur. tam bir elit karnavalın ortasına inilir..Bakhtin'in kulakları çınlasın! yürüken sırtını dik tutarsın, hatta karnını bile içine çekebilirsin! vitrin camlarından da kendini kontrol edersin.. ben bunları pek yapmıyorum artık gerçi, ama arada nostalji duygusu basıyor.. bütün bu varılan noktalardan bir şikayetim yok! buraya gelmek için uğraştım hatta.. tek amacım yukarıda aşkla bahsettiğim 'kendimi' bulmaktı.. gel gör ki şimdi onu 1 hafta, oğlum tatile çıktığında görebiliyorum. bu ağır bir konu, girmeyelim- beni mutlu etmediğinden değil, ama bu blog bunun için gayet hafif bir mecra..hem kim 'kendine' sahip ki ben olayım? buna izin var mı? bedeli ağır. bana bir ara faturayı gösterdiler, aynen o an kalktım masadan ve hala borç 'restructuring'i ile uğraşıyorum.. acıları fiziki araçlara transfer ettim.. keşke etmeseydim:)) anlamadınız mı?
Elegy filmi muhteşem. Amerikalıların böyle film yapabilmesi güzel, ama tabi içinde bir Avrupalı var- belki de o kurtarıyor atmosferi? zaten film bu atmosfer üzerine kurulu-- kontrollü Amerikalı entellektüel ve kontrol gereği duymayan Latin afet.. yaşlılık, güzellik, kontrol, aşk, benlik sınırları, tercihler...
kedoşum dün zor bir gün geçirdi bgün tosur tosur uyuyor.. midesi de bulanıyor! tüylerini çıkaracak ama beceremedi. o da benim gibi çıkarmayı sevmiyor.. buna da biz 'pathetic fallacy' diyoruz..
öpüyorum, hoşça kalın
bu kendini bilme, yoğunluk, varlık duygusu neden günlük hayata inemiyor? bak, şu an neden tiyatro eleştirileri yazmaya başladığımı çok net hatırlıyorum. bana anlamlı geliyor. işte kendimi verebileceğim bir şey! ama yok olacak.. bunun için psikolğa gitmeli mi? ya da dedim ki demin kendime: her veriğin 150 tl.yi alışverişe versen, çok daha mutlu bir kadın olursun! en kestirme yol.. yapmayın, Bağdat Caddesi'ne 10 dk yürüyüş mesafesinde oturuyorum ve artık hiç alışveriş yapmıyorum oradan! nasıl? acınası bir durum, değil mi? işin kötüsü, bildiğim ve sevdiğim yerlerden artık alışveriş yap(a)madığım için, alışveriş hiç yapmıyorum! ne kadar takıntılı bir insanım! tüm kadınlarda bu biraz böyledir deyin lütfen! lütfen!!!!
neyse.. dün kedoşumu aşıya götürdüm, ama benim içli, yoğun, inatçı, vahşi (o müstehzi gülüşü silin hemen!) kedimle tek veteriner başa çıkamadığı için diğerini beklerken beni oradan postaladılar. e, ne yapıır- piyangodan bedava 1-2 saat çıkmış, tabi ki 'yürüyüş' bahanesiyle Cadde'ye inilir.. inince mutlu olunur. tam bir elit karnavalın ortasına inilir..Bakhtin'in kulakları çınlasın! yürüken sırtını dik tutarsın, hatta karnını bile içine çekebilirsin! vitrin camlarından da kendini kontrol edersin.. ben bunları pek yapmıyorum artık gerçi, ama arada nostalji duygusu basıyor.. bütün bu varılan noktalardan bir şikayetim yok! buraya gelmek için uğraştım hatta.. tek amacım yukarıda aşkla bahsettiğim 'kendimi' bulmaktı.. gel gör ki şimdi onu 1 hafta, oğlum tatile çıktığında görebiliyorum. bu ağır bir konu, girmeyelim- beni mutlu etmediğinden değil, ama bu blog bunun için gayet hafif bir mecra..hem kim 'kendine' sahip ki ben olayım? buna izin var mı? bedeli ağır. bana bir ara faturayı gösterdiler, aynen o an kalktım masadan ve hala borç 'restructuring'i ile uğraşıyorum.. acıları fiziki araçlara transfer ettim.. keşke etmeseydim:)) anlamadınız mı?
Elegy filmi muhteşem. Amerikalıların böyle film yapabilmesi güzel, ama tabi içinde bir Avrupalı var- belki de o kurtarıyor atmosferi? zaten film bu atmosfer üzerine kurulu-- kontrollü Amerikalı entellektüel ve kontrol gereği duymayan Latin afet.. yaşlılık, güzellik, kontrol, aşk, benlik sınırları, tercihler...
kedoşum dün zor bir gün geçirdi bgün tosur tosur uyuyor.. midesi de bulanıyor! tüylerini çıkaracak ama beceremedi. o da benim gibi çıkarmayı sevmiyor.. buna da biz 'pathetic fallacy' diyoruz..
öpüyorum, hoşça kalın
Cumartesi, Haziran 26, 2010
Tasarım hala başarısız.. acaba sadece bunun için bir ara buraya girmeyi hatırlayabilir miyim?
Oğluşum tatilde! ben de umarım ağustosta çıkarım tatile- yaz okulu bitsin.
Bugün Yumak da veterinere gidecek. nasıl olacak? ilaç vermek hiç istemiyorum. çok vahşileşiyor, sabahtan beri dua ediyorum rahat atlatalım diye. nasıl yapmalı? acaba ben de içeri girip onu tutsam mı? ama veteriner işini çok iyi biliyor edasıyla siz gelmeyin isterseniz deyince ne diyeyim ki? benim kedim biraz damarlı br kedicik. inatçı. şefkati şefkat, nefreti nefret, inadı da inat!
bakalım nasıl atlatacağız..
Haber veririm:)
Oğluşum tatilde! ben de umarım ağustosta çıkarım tatile- yaz okulu bitsin.
Bugün Yumak da veterinere gidecek. nasıl olacak? ilaç vermek hiç istemiyorum. çok vahşileşiyor, sabahtan beri dua ediyorum rahat atlatalım diye. nasıl yapmalı? acaba ben de içeri girip onu tutsam mı? ama veteriner işini çok iyi biliyor edasıyla siz gelmeyin isterseniz deyince ne diyeyim ki? benim kedim biraz damarlı br kedicik. inatçı. şefkati şefkat, nefreti nefret, inadı da inat!
bakalım nasıl atlatacağız..
Haber veririm:)
Perşembe, Haziran 24, 2010
Blogun tasarımını değiştireyim dedim ama işin içinden çıkamadım. hemen girişte yine dikkatimi çeldi, uğraştım ama şimdilik bu kadar diyerek bıraktım..
hava ne kadar asık suratlı değil mi? aslında çok ideal bir yaz hali. hem de en başında, yoksa çokta bunalmaya ve nereden geldi bu yaz diye söylenmeye başlayacaktık. yanlış mı?
iki gün sonra oğlum babasıyla taile çıkıyor, 1 hafta yok. benimse yaz okulumda sınıfım açıldı.. ama bunun dışında hiç bir şey yapmamayı umuyorum. sıfır sosyallik, sıfır harcama, bol tembellik, bol yatak.. bol okuma. sayfa çevirme.. sağa ve sola dönme. uyuklama, uyanma.. acıkma, yeme, yürüyüş yapma.. minimum enerji ve para harcama. bu hayati bir mesele, takdir edersiniz ki!
şu an da oldukça yorgunum. sabah çocukları Sabancı Müzesine İstanbul sergisine götürdüm ve itiraf etmeliyim ki. müzeyi benden daha iyi gezdiler! kulaklarında 'audio guide' aletleri ile her köşesine ince bir dikkatle eğilerek gezdiler!
yaz böyle başladı.. bir liste yapmam lazım. öyle bir liste ki demin yazdığım tembellik planlarımı tamamen çürütecek. öyle bir angarya listesi ki.. kendimi de bildiğim kadarıyla, sinir işleri zamana yayamam, hemen halletmek için hepsine birden koşturacağım hemen bitsin, beni taciz etmesinler diye, haftanın son günü yine yorgunluk ve bezginlikten dilim dışarı sarkmış bir şekilde oğluşumu karşılama telaşına girişeceğim bu defa da!
öyle bir liste ki..
neyse, ben bunu hazırlamak için ayrılıyorum.. umarım bir daha ki yazdığımda bunların hepsini halletmiş olurum! olmazsam da, yine kendimi biliyorsam, bitirmedim diye buraya hiç bir şey yazamam!
hoşça kalın
hava ne kadar asık suratlı değil mi? aslında çok ideal bir yaz hali. hem de en başında, yoksa çokta bunalmaya ve nereden geldi bu yaz diye söylenmeye başlayacaktık. yanlış mı?
iki gün sonra oğlum babasıyla taile çıkıyor, 1 hafta yok. benimse yaz okulumda sınıfım açıldı.. ama bunun dışında hiç bir şey yapmamayı umuyorum. sıfır sosyallik, sıfır harcama, bol tembellik, bol yatak.. bol okuma. sayfa çevirme.. sağa ve sola dönme. uyuklama, uyanma.. acıkma, yeme, yürüyüş yapma.. minimum enerji ve para harcama. bu hayati bir mesele, takdir edersiniz ki!
şu an da oldukça yorgunum. sabah çocukları Sabancı Müzesine İstanbul sergisine götürdüm ve itiraf etmeliyim ki. müzeyi benden daha iyi gezdiler! kulaklarında 'audio guide' aletleri ile her köşesine ince bir dikkatle eğilerek gezdiler!
yaz böyle başladı.. bir liste yapmam lazım. öyle bir liste ki demin yazdığım tembellik planlarımı tamamen çürütecek. öyle bir angarya listesi ki.. kendimi de bildiğim kadarıyla, sinir işleri zamana yayamam, hemen halletmek için hepsine birden koşturacağım hemen bitsin, beni taciz etmesinler diye, haftanın son günü yine yorgunluk ve bezginlikten dilim dışarı sarkmış bir şekilde oğluşumu karşılama telaşına girişeceğim bu defa da!
öyle bir liste ki..
neyse, ben bunu hazırlamak için ayrılıyorum.. umarım bir daha ki yazdığımda bunların hepsini halletmiş olurum! olmazsam da, yine kendimi biliyorsam, bitirmedim diye buraya hiç bir şey yazamam!
hoşça kalın
Salı, Haziran 08, 2010
Merhabalar tekrar.
Kimseler yok, ama sorun değil.
baş harflerle uğraşamayacağıma karar verdim, sakıncası yoksa? Türk Dil Kurumu buna ne der bilmem, ne de olsa ilk yazımda andım bu güzide kurumumuzu..
özel isimlerde dikkat edeceğime söz veririm.
Yukarıda şirinlikle sapıtan bir kız çocuğu görünüyor. çocukların bu şekilde içlerini dökmesi ne hoş. siz de çocuğunuzun doğal hallerini kurgulayıp yapılandıranlardan mısınız? bende bu oran sanırım %40 en fazla.. kim başa çıkabilir ki bir çocuğun doğal enerjisinin bin bir dışa vurum ihtimaliyle? bir tane davranışı benimsetmeyi başarsanız sonra bambaşka bir şey yapıp ederek evvelkinin, hayatında sadece komik bir şapka misali sırıtacak bir şekilden ibaret olacağını size o kadar güzel gösteriyorlar ki.. bu çocuklar muhteşem. kendilerini ifade şekillerine ve varlık tercihlerine karışmamak gerekli. bu imkansız zaten.
ben de galiba o yüzden çocuklara çok sempati duyuyorum. özgürlük, naiflik, iyilik, güzellik. fıkır fıkır bıcır bıcırlar. devamlı tıkırdayan bir cezve gibi.. yerim onları ben..
neyse, konum bu muydu, hayır, ama işte devamlı dağılan bir insanım ben. bu senkronik durum benim alt yapım. her an her şey beraber ve solo! akıl sağlığı buna zor dayanıyor. işte çoğunlukla sadece akıl sağlığını koruyabilmek için, hiç hayatımda işlevsel bir fayda sağlamayacak bir sürü şeyle uğraşıyorum. bunlar aklımın kara deliklerini tıkamaya çalıştığım yamalar gibi aslında. ama seviyor ve hayatımın bu haline sempati duyuyorum. çocukluğumun Sarah Kay çıkartmalarındaki renk renk yamalı yorganlar, elbiseler, pantolonlar, şapkalar gibi bir hayat benimki. seviyorum böyle. bir yöne doğru gitmiyor da devamlı genişliyor gibi geliyor bana.. hareket alanım çok enişliyor, sonra bazıları buna "distracted" diyorlar. bilmiyorum. özgürce düşünmek ve bir sürü şeye ilgi duymak ve beğenmek olumsuz mu? boşver.
içerisi ve dışarısı bağlamına ulaşınca terk etmek gerek konuyu. bazen hayatıma dışarıdan bakma ihtiyacım da oluyor. bir psikoloğa gitmeyi, saatlerce anlatmayı istiyorum. o zaman bir ana yol beliriyor hayatımda ve tabi kendimi iyi hissediyorum. ama sonra o yol yine genişliyor, genişliyor, genişliyor.... o yola tutunmak ve sınırlarını muhafaza etmek ne kadar mümkün bilemiyorum. istiyor muyum onu da bilmiyorum. eminim bu durumumun psikolojide bir adı vardır. dağılma hali. ama insan kendine kendi önceliklerini nasıl hatırlatıp durur? işaret/gösterge sistemi mi kurar? odama poster mi asayım o zaman? çok sıkıcı..
bana en iyi gelen yöntem kitap okumak ve hatta resim çizmek. boyamak işte.. bitince yeni uyanmış gibi oluyorum. ya da gün ortasında uyumak mı daha iyi? o da iyi işe yarıyor..
evde olmak zor. sözün kısası bu sanırım.
görüşmek umuduyla!
Kimseler yok, ama sorun değil.
baş harflerle uğraşamayacağıma karar verdim, sakıncası yoksa? Türk Dil Kurumu buna ne der bilmem, ne de olsa ilk yazımda andım bu güzide kurumumuzu..
özel isimlerde dikkat edeceğime söz veririm.
Yukarıda şirinlikle sapıtan bir kız çocuğu görünüyor. çocukların bu şekilde içlerini dökmesi ne hoş. siz de çocuğunuzun doğal hallerini kurgulayıp yapılandıranlardan mısınız? bende bu oran sanırım %40 en fazla.. kim başa çıkabilir ki bir çocuğun doğal enerjisinin bin bir dışa vurum ihtimaliyle? bir tane davranışı benimsetmeyi başarsanız sonra bambaşka bir şey yapıp ederek evvelkinin, hayatında sadece komik bir şapka misali sırıtacak bir şekilden ibaret olacağını size o kadar güzel gösteriyorlar ki.. bu çocuklar muhteşem. kendilerini ifade şekillerine ve varlık tercihlerine karışmamak gerekli. bu imkansız zaten.
ben de galiba o yüzden çocuklara çok sempati duyuyorum. özgürlük, naiflik, iyilik, güzellik. fıkır fıkır bıcır bıcırlar. devamlı tıkırdayan bir cezve gibi.. yerim onları ben..
neyse, konum bu muydu, hayır, ama işte devamlı dağılan bir insanım ben. bu senkronik durum benim alt yapım. her an her şey beraber ve solo! akıl sağlığı buna zor dayanıyor. işte çoğunlukla sadece akıl sağlığını koruyabilmek için, hiç hayatımda işlevsel bir fayda sağlamayacak bir sürü şeyle uğraşıyorum. bunlar aklımın kara deliklerini tıkamaya çalıştığım yamalar gibi aslında. ama seviyor ve hayatımın bu haline sempati duyuyorum. çocukluğumun Sarah Kay çıkartmalarındaki renk renk yamalı yorganlar, elbiseler, pantolonlar, şapkalar gibi bir hayat benimki. seviyorum böyle. bir yöne doğru gitmiyor da devamlı genişliyor gibi geliyor bana.. hareket alanım çok enişliyor, sonra bazıları buna "distracted" diyorlar. bilmiyorum. özgürce düşünmek ve bir sürü şeye ilgi duymak ve beğenmek olumsuz mu? boşver.
içerisi ve dışarısı bağlamına ulaşınca terk etmek gerek konuyu. bazen hayatıma dışarıdan bakma ihtiyacım da oluyor. bir psikoloğa gitmeyi, saatlerce anlatmayı istiyorum. o zaman bir ana yol beliriyor hayatımda ve tabi kendimi iyi hissediyorum. ama sonra o yol yine genişliyor, genişliyor, genişliyor.... o yola tutunmak ve sınırlarını muhafaza etmek ne kadar mümkün bilemiyorum. istiyor muyum onu da bilmiyorum. eminim bu durumumun psikolojide bir adı vardır. dağılma hali. ama insan kendine kendi önceliklerini nasıl hatırlatıp durur? işaret/gösterge sistemi mi kurar? odama poster mi asayım o zaman? çok sıkıcı..
bana en iyi gelen yöntem kitap okumak ve hatta resim çizmek. boyamak işte.. bitince yeni uyanmış gibi oluyorum. ya da gün ortasında uyumak mı daha iyi? o da iyi işe yarıyor..
evde olmak zor. sözün kısası bu sanırım.
görüşmek umuduyla!
Çarşamba, Mayıs 12, 2010
Merhaba,
bu resimdeki dost bir ay, değil mi?
bugün çok ilginç sebeplerden ötürü ay hakkında düşündüm.. hem de ne ilginç bağlar kurarak. sonra da kendimi edebiyat yeteneklerimden ötürü kutladım. ne de olsa edebiyat ve sanat hayatın zor, karanlık alanları ile barışma çabası insanların. işte, acaba hayatın zor ve karanlık tarafı ay ile mi sembolize ediliyor? ayın en genel geçer sembolizmasında bu yükün bulunduğuna yürekten inanıyorum.. zaten söz konusu ay ise inanmak dışında ne yapabilirsiniz? ne de olsa Armstrong'un adımına bile "inanmama" eğilimli görüşler dolaşmıyor mu etrafta? bakın, konu ay olunca en somut ve ilim bazlı etkinlikler bile 'inanıp inanmama' cenderesine giriveriyor! yok yok, bu ay büyülü!
İngilizlerin delirenlere eskiden "mooned" dediğini bilir misiniz? neden? hadi bir kaç felsefi / atmaca bağlam yaratalım. fesefeyi neden atmasyonun yanına koydum? felsefe hiç bilmem ben çünkü. metafizik benim duruşuma, görüşüme aykırıdır. evet, bir kaç doz mistik ton ararım hayatımda, fakat bu ancak naif, belli belirsiz bir melodi gibi gelip geçer bir an düşüncelerimden. daha fazlasından kendimi korumak için elimden geleni yaparım. bu da aslında deliliğe karşı bir mücadele gibi..bu da sorun belki.. Hamlet ne demiş annesine, "no ma'am, I'm too much in the sun"! ben de güneş ışığında kavrulmuş kalanlardanım aslında. ayın o sakin, dingin huzuruna tabi ki ihtiyacım var.. ama 'mooned' olmak da istemiyorum!
bu konulara nasıl mı geldim? şöyle (oldukça şaşıracaksınız- bu kadın nasıl savruluyor böyle diye):
bu sabah oğlumun Işık Lisesine kabul edildiğini öğrendiğimden beri bir tür mutluluk esrimesi yaşıyorum, annem de bana katıldı tabi.. çok dışa vurulmuş bir şey yok, ama her zamanki ortalama mutluluk eşiğimi yerinden oynatabilecek derecede mutluydum bugün. hatta günümü bu duyguya inanıp inanmamalı mı acaba diye acaip geleneksel paranoyalar bile pek bölmedi. fırsat vermedim, çünkü kutlama likörleri ve öğle yemeğinde bira içtim!
akşam üzeri, bir takım olumsuz taraflar da belirmeye başladı aklımın ucunda. hayat böyle bir şey ya.. hem parlak hem de karanlık taraflardan oluşuyor ve biz hep parlak tarafların peşinde koşarak Hamlet misali kavrulabiliyoruz. meselenin sadece parlak tarafını değil de karanlık yüzünü de görebilmenin iyi bir şey olduğunun bu akşam üzeri 'farkına vardım'. bu çok söylenen bir şey. fakat benim 'e, ne yapalım yani' de diyebileceğim bir şey aynı zamanda. bu nasıl anaşılır ve takdir edilir ve hayata mal edilir? yani hayata nasıl derinlik katacak bir değere dönüşür bu bilgi? sanırım ben bu bilginin değerine kani oldum bu akşam üzeri ve ay bana yardım etti.
bu okul meselesi, bir gül bahçesi değiil, hayatta parlayan hiç bir şeyin olmadığı gibi. ağır bir yük. hem çocuğa, hem masrafına katlanacak aileme. ben şimdiden daha iyi para kazanabileceğim iş arama planları yapıyorum, bir taraftan da memnunum, daha hareketli, diri bir hayatım olacak diye, ama karanlık taraf hala orada duruyor. karanlık potansiyelin ta kendisi.. o karanlığı kuşatabilir miyiz? şifresini çözmeden, içeriğin görmeden? o bir sır. bir yekun. belirsiz. ama illa bir kara delik olması gerekmiyor. asıl buna uyandım ben. karanlıkla barışmam, kabul etmem gereğine. bunu kafama sokmak için istediğim kadar Hegel diyalektiği çalışayım, ay kadar iyi bir öğretmen asla bulamazdım!
neden ay? bilmiyor musunuz, ay bizi uyutuyor! o bizim gecemize, karanlığımıza şahit. onun bekçisi. karanlığın, uykunun, bilinmeyen, görünmeyenin, rüyaların bekçisi o. biz gecemizi, karanlığımızı ona teslim edip uykularımıza çekiliyoruz. bazen onun da karanlığını görüyoruz, hatta onu kaybediyoruz. ay dışında, biz insanlara hem aydınlık, hem karanlık yüzünü beraber sergileyen ne var? kim var? bu çok muhteşem, mistik, büyülü bir gerçek değil mi sizce de? bu tıpkı aklı bir giden, bir gelen bir insan seyretmek gibi- aydınlığı da karanlığı da bir arada, yan yana sergileyen başka ne var? aydınlık akıl, gündüz ise, karanlık- gece ay nedir?
bilmiyorum. tek bildiğim onu seyredebildiğimiz! bir tam, bir yarım, bir çeyrek.. o bizim gecemizin bekçisi.. bize neler yansıtıyor? neler hatırlatıp öğretiyor?
bana şunları anlattı ay: asla hiçbir şey salt faydalı ve iyi olmayacaktır. bu insanın midesine kramplar sokabilecek bir bilgi. ama bu bir gerçekse, neden onu benimsemeyelim? neden kuşatamayalım? ayın hareketlerini kuşatamasak da, o sırada uykuda olsak da, bu hareketleri yaşıyoruz. hayatımızın parçası bunlar. sadece şuurlu vaktimizde değil de, uykudaki halimizle geçiriyoruz tanıklık anlarımızı.. ama oradayız. biz de, o da. ve ay çok güzel! çok gizemli, çok kuvvetli!
ne diyebilirim..bu basit bir ying-yang meselesi değil. bilmekle anlamak farklı şeyler. ben bugün bir şeyler anladım, ve gördüğünüz gibi anlatamıyorum doğru dürüst. buna şiir gerek. eminim Sunay Akın bu yazdıklarımı okusa imdadıma yetişir.. ama işte, ay size bir şey öğretti mi, aklınıza öğretmiyor.. onun bilgisi bambaşka taraflarına nüfuz ediyor insanın ve bir dinginlik veriyor. bir tür kabullenme, bilme yetisi veriyor, korkmadan. bence, gerçekten de eğer bu güç aydan gelmişse- yani öğretmeniniz ay olmuşsa eğer- çok müthiş, muhteşem bir güç, çünkü bir takım hayati bilginin- bilgeliğin- asimile edilmesini sağlayan bir gücü olduğuna inandım ben bu öğretmenin..güneşin aşırı aydınlığında kurumuş, sorunlarla aydınlıkta yüzleşmekten yıpranmış ruhların, zihinlerin çoraklığını, esrikliğini gideriyor!
ay, seni seviyorum ve henüz değerini yeni yeni anlıyorum senin. hayatıma hoş geldin! :)
Pazar, Mayıs 09, 2010
merhaba tekrar,
uzun zaman oldu yazmayalı. aslında yazmaya değer neyim var diye düşündüm arada. hayatımda tabi ki çok şey oluyor, ama yazılası şeyler mi? hani demiştim ya ' sadece iyi şeyer' diye..
bugün anneler günü. pek çok şey yazıldı, çizildi, duygulu, sağduyulu yorumlar yapıldı.. insanların kırılgan hayatarına dokunulduğu gerçek. duyguların reklamı yapılır mı bilmiyorum- artık her şeyin reklamlarda ifadesi mümkün. reklamları -hele ki yenileri yeni çıkmış film gibi izlemiyor muyuz genellikle? ben bazen kendimi öyle buluyorum. öylece bakarken. o filmde bir şeyler arıyorum. ilginç değil mi?
oğlum ve ben gayet yorucu ve stresli bir hafta geçirdik. Teo 1-2 özel okulun ara sınıf sınavına girdi. sonuçlar bu hafta belli olur. cumartesi girdiği sınavın ardından babasına gitti, ben de eve döndüm. çok yorgun ve neredeyse hasta olduğumu fark ettim. neyse ki evelki akşamdan bir sürü yemeğim vardı, aç kalmadım- bu tür bitkinlik dönemlerinde tamamen tükeniveriyor insan ve ne ilginçtir ki, evindeki şeyler de birden tükenmiş oluyor! böyle kalıveriyorsunuz. bir sınav, yetişmesi gereken bir yazı- bir iş, hastalık.. neyse, bu tür dönemlere bir nevi temizlik dönemi olarak da bakılabilir, giden her şey yerine konur, hayat tıkır tıkır işler.. ama o tükenmişlik durumuyla yüz yüze gelindiği an gerçekten sıkıcı bir an. neyse, işte bunu yaşamadım. bir Woody Allen filmi koydum, Türk tiyatro tarihi çalışacağıma- bu imkansızdı zaten- film güzeldi tabi ki, evdeki yemeklerden bir sürü yedim. beni fil sanmayın- bilmiyorum filler çok mu yer- ama genelde çok az yerim. hatta o kadar az yerim ki, bir saat sonra karnım tekrar acıkır ve şaşarım- ne kadar az yediğimi unutup! resmen iştahını kaybetmiş bir kişiyim. ama dün gayet güzel yedim.. neyse. filmden bir saat kadar sonra oğlum geldi, o da hasta! babası hatta ibufen vermiş.. eh, tabi akşam ateş çıktı, ben de kıyamadım, yanımda yatmasına izin verdim.. ertesi gün anneler günü düşüncesiyle kendime duygusal baskı da yaptım tabi bu arada! kendi kendimin en büyük karabasanı ve duygusal manipülatörüyümdür :) ha bu arada, burada bir parantez açıp anneler gününün bu durumda kime hizmet ettiğini de tartışabilirz- bana etmediği kesin!
evet, asıl konuma gelebilmeyi başardım: anneler günü. bence yine de bir sakıncası yok. havada bir ortak değer ve duygunun asılı olduğu günleri seviyorum ben. bayramlar, yılbaşı, şu günü bu günü.. bence mahsuru yok. oğlumla anneme gittik. tchibo'dan kalp şeklinde pastalar almayı planlıyorduk ama Teo hafif ateşliydi, onu yormamak için eli kolu boş gittik. evden çıkarken de içimde bir mutluluk ve heyecan vardı, açıkçası 'anneler günü' sebebiyle. güzel bir şey yaplmasına vesile olduğu ve günlerin akışına başka bir heyecan, frekans kattığı için. anlamı hazır gelen bir gün!
görüşmek üzere, kendinize iyi bakın!
uzun zaman oldu yazmayalı. aslında yazmaya değer neyim var diye düşündüm arada. hayatımda tabi ki çok şey oluyor, ama yazılası şeyler mi? hani demiştim ya ' sadece iyi şeyer' diye..
bugün anneler günü. pek çok şey yazıldı, çizildi, duygulu, sağduyulu yorumlar yapıldı.. insanların kırılgan hayatarına dokunulduğu gerçek. duyguların reklamı yapılır mı bilmiyorum- artık her şeyin reklamlarda ifadesi mümkün. reklamları -hele ki yenileri yeni çıkmış film gibi izlemiyor muyuz genellikle? ben bazen kendimi öyle buluyorum. öylece bakarken. o filmde bir şeyler arıyorum. ilginç değil mi?
oğlum ve ben gayet yorucu ve stresli bir hafta geçirdik. Teo 1-2 özel okulun ara sınıf sınavına girdi. sonuçlar bu hafta belli olur. cumartesi girdiği sınavın ardından babasına gitti, ben de eve döndüm. çok yorgun ve neredeyse hasta olduğumu fark ettim. neyse ki evelki akşamdan bir sürü yemeğim vardı, aç kalmadım- bu tür bitkinlik dönemlerinde tamamen tükeniveriyor insan ve ne ilginçtir ki, evindeki şeyler de birden tükenmiş oluyor! böyle kalıveriyorsunuz. bir sınav, yetişmesi gereken bir yazı- bir iş, hastalık.. neyse, bu tür dönemlere bir nevi temizlik dönemi olarak da bakılabilir, giden her şey yerine konur, hayat tıkır tıkır işler.. ama o tükenmişlik durumuyla yüz yüze gelindiği an gerçekten sıkıcı bir an. neyse, işte bunu yaşamadım. bir Woody Allen filmi koydum, Türk tiyatro tarihi çalışacağıma- bu imkansızdı zaten- film güzeldi tabi ki, evdeki yemeklerden bir sürü yedim. beni fil sanmayın- bilmiyorum filler çok mu yer- ama genelde çok az yerim. hatta o kadar az yerim ki, bir saat sonra karnım tekrar acıkır ve şaşarım- ne kadar az yediğimi unutup! resmen iştahını kaybetmiş bir kişiyim. ama dün gayet güzel yedim.. neyse. filmden bir saat kadar sonra oğlum geldi, o da hasta! babası hatta ibufen vermiş.. eh, tabi akşam ateş çıktı, ben de kıyamadım, yanımda yatmasına izin verdim.. ertesi gün anneler günü düşüncesiyle kendime duygusal baskı da yaptım tabi bu arada! kendi kendimin en büyük karabasanı ve duygusal manipülatörüyümdür :) ha bu arada, burada bir parantez açıp anneler gününün bu durumda kime hizmet ettiğini de tartışabilirz- bana etmediği kesin!
evet, asıl konuma gelebilmeyi başardım: anneler günü. bence yine de bir sakıncası yok. havada bir ortak değer ve duygunun asılı olduğu günleri seviyorum ben. bayramlar, yılbaşı, şu günü bu günü.. bence mahsuru yok. oğlumla anneme gittik. tchibo'dan kalp şeklinde pastalar almayı planlıyorduk ama Teo hafif ateşliydi, onu yormamak için eli kolu boş gittik. evden çıkarken de içimde bir mutluluk ve heyecan vardı, açıkçası 'anneler günü' sebebiyle. güzel bir şey yaplmasına vesile olduğu ve günlerin akışına başka bir heyecan, frekans kattığı için. anlamı hazır gelen bir gün!
görüşmek üzere, kendinize iyi bakın!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


