Cumartesi, Mart 26, 2011

ne çok olmuş!

Birr sürü zaman geçmiş, neredeyse mart bitecek! ne çok şey oldu halbuki. blogların kapanması sinir ve moral bozukluğu yarattı ve ben yine bir küskünlük krizine kapıldım galiba.. halbuki bahar geldi!!

BU yıl baharın gelişini çuhalarla kutladım. bir de açelya ile. çiçek kadar güzel bir şey var mı dünyada? bir de çocuk.. insanların renkleri çiçeklerden öğrendiği besbelli.. nasıl tavlıyorlar çuhalarım beni her sabah! sabah mutfağa girip bir göz atıyorum, içim ferahlıyor.. arada yapraklarını temizlemek, çiçeklerini ayıklamak beni sakinleştiriyor ve içim tebessüm ediyor. bir akşam üstü mutfak masasının üstüne aldım, hala minik saksılarının içindeler; orada toprakları, kökleri, yaprakları derken, turuncu olanı ince, bal gibi kokusunu yolladı bana! bayıldım o an, orda! ben çuhaların böyle koktuklarını bilmezdim! tabi hep caddelerde, dış mekanarda gördüğümüz için alamıyoruz kokusunu fakat hanımeliyle boy ölçüşecek muhteşem bir kokusu var çuhanın! benim en mis kokulu çuham turuncusu çıktı, beyazları da çok güzel kokuyor, ama turuncu kadar değil. Ve bu sabah, haklı arıları da gördüm üzerlerinde uçuşurken. ve tabi ki doğa güncesi blogunun yazarı bir sürü güzel bilgi paylaşmıştı geçen hafta, mesela yenebildikleri üzerine! kıyabilir miyim bilmiyorum, ama çok dekoratif olacakları kesin her türlü ortamda, dondurmalar, meyve salataları yanında mesela!

Efendim, hiç doğru dürüst pazar alışverişi yapıp güzel meyvelerden reçeller marmelatlar yapamadım daha, sene başında niyetlendiğim gibi, ama olsun, daha mart sonundayız. bu da turfandaların mevsimi zaten, biri yeni geliyor, biri gitmek üzere; kapı eşiğinde misafir uğurlarken yeni gelenleri selamlıyoruz! ama bu hafta pazara gidip muhteşem çilek buldum mesela! yaz başında iyi çilek bulup reçel yapmalı.. bu aralar elma kompostosu en iyi fikir herhalde..

Bu kadar eksenimden niye koptum? dünya çalkalanıyor,biliyoruz. artık bunu görmek için medyum olmak gerekmiyor.. ama ben de uydum bu çalkalanmaya, doktora yeterliliği verdim, bir de fulbright bursuna başvuru yaptım.. o beni bayağı yordu. çok formalitesi vardı. olmazsa bozulucam yani, bari en azından Ankara'daki mülakata çağırsınlar! :) 

başkaa..bir de iş arıyorum, kulağınızda bulunsun!
Şimdilik bu kadar, özlemişim burayı,
güzel bir bahar, sonrası da hafif, serince, hareketli, bereketli, neşeli, gamsız bir yaz olsun hepimiz için:))
sevgiler

Salı, Şubat 08, 2011

Geçmiş olsun!

Evet, dün doktora yeterlilik sınavınıı verdim. Sözlümü tekrar ettim ve bu defa geçtim. Detaylara bu sayfada girmiyorum, doktora sorunlarıma öteki blogum bakıyor:)

Önemli olan şu: Kendimi bahar ve yaza hazır hissediyorum!!! Evet! Belki senelerdir ilk kez? Abartıyor olabilir miyim? Hayır- bu duyguyu çok iyi tanıyorum ve yıllardır yok! Çok iyi değil mi?

Neler geçiyor içimden?
Renklenmek
Evime daha çok çiçek almak
Yaz hayalleri kurmak
Balkonumu yaza hazırlamak (neredeyse Yumak'ın WC iki yıldır oradaydı, şimdi kaldırıldı, bugün sıkı bir temizlikten geçecek orası- storlarını da takıp bitkilerimi de yerleştirdim mi tamam- o balkon tam bir bitki cenneti, sera gibi, çok mutlu oluyorlar salon bitkilerim orada, sonra salondakilerin hepsi nasiplensin diye bitkileri oraya taşıyorum, içerisi boşalıyor, sonra haydi tekrar içeri.. uzun hikaye- hayatımdaki fasit dairelerden biri! :))
bir-iki renkli çanak-çömlek alışverişi
yiyip içtiklerime tekrar özenme modu (biraz ipin ucunu bıraktım ama çok sorun yok)

böööyle..
Anneciğime de zarif bir fincan seti!

öptüm,
umarım sizin de önünüzde dikilip içinizi dağlayan engeller-sınavlar dağılır gider bir an evvel!


Pazar, Ocak 30, 2011

Farkındalık ve yaşam


Merhaba..

Farkında olarak yaşadığında yaşam nasıl bir hal alıyor gerçekten?
Bir tür diyet menüsüne dönüşüyor gibi geliyor bana.. Bunun gerçekten sağlıklı olduğuna dair kendimize telkin yapıp davranışlarımızın, eğilimlerimizin, alışkanlıklarımızın değişmesini seyrediyoruz.. Sonra kendimizi kutlamak istiyoruz.. Birbirimizi ödüllendirmek, yüreklendirmek istiyoruz doğru yolda olduğumuza dair.. Neyin içine düşmeye korkuyoruz? Neden kaçıyoruz? Farkındalık bir kaçış mıdır? Yaşama karşı bir direnme midir? Hayatın selleri- ya da sel gibi coşa coşa gelen ve üzerimizden bizi yıkayıp da geçen hayata karşı bir var olma savaşı mı bu?

Ben bir şeyin farkındaysam şunun farkında olayım ve bu farkındalıkta kalayım.. Sırılsıklamım. Beni yıkayıp da geçmiyor sadece hayat, yıkıp da geçiyor üstelik.. Kendimizi tekrar domino taşları gibi üst üste diziyoruz.. Sonra?

Sonra diye sormak insana ihanet etmekten başka bir şey değil.. Yazgısına.. Varlığına. 
Benim bütün bu sorular karşısında elimde tek gerçek kalıyor: İnsan çok sevilesi, hüzünlü, umut dolu bir varlık.
Yoksa şimdiye kadar türümüz silinmişti sanırım!
Sevgiler,

Pazar, Ocak 23, 2011

Günaydın Pazar!

Hey! ?
Böyle karşılayasım vardı nedense?
Konular!!
Marş!
Dizilin- yazı sırası için.. İlk konu öne: Sağdan say!
Hazır ol! Rahat! Hazır ol! Başla..

bu da ne? editörüm faşist bir eski ordu mensubu mu yoksa? neydi bu gerçekten?
dün akşam ilacımı aldım mı? akşam daha suyu yudumladığım bardak elimdeyken bunu sordum.. hafızamı galiba beynimden sökmeye çalışıyorum. bu kesinlikle bir bilinçaltı terörü. kasıt var!

Son yazdığım konunun bünyemde oturmasını ve hal ve hareketlerime ml olmasını çok arzu ediyorum. hani şu duygularla ilgili mesele.. bunların bizim eşyalarımız olduğu. eşya değil tabi, bunlar bizim iç dünyamızın organik uzantıları.. yani bahçe otlarımız. ana fikir şuydu ki, onlara sahip çıkalım, ama bahçemiz de bahçe olsun! otlar pek çok işe yarar.. yenirler, baharat olurlar, börtü böcekle savaşırlar.. ekosistemde yerleri muhakkak olmasa orda işleri olmaz zaten! eh bu ekosistem terimi de zaten konuyu pek çok benimsenmiş görüşle bağdaştırıveriyor.. galiba bir anahtar kelime buldum! organik uzantılar.. ekosistem.. doğal tarım..organik tarım.. yani olduğu haliyle tanıyıp, "yabani" olarak yaftalamayacağımız duyguları! hmm. evet. bu öğrenilecek.

ya ama, bu duygular da engin ve dingin hayal ve düşünce dünyamızın ortasına şimşek gibi çakıp ortalığı elektriklendiriyor!burada Edison'u anıp tekrar elektrik-duygu metaforu üzerinden konuyu manipüle edip,baklava hamuru inceliğinde alt önem konularına bölebilirim, ama hayır!! bu manipülatif analizlere son! Bunu terk etmemin tarihi 3-4 yıldır geriye dayanır zaten.. bu son 3-4 yıl da bol fırtına, şimşek, gök gürültüsüyle geçti.. beynimin bu tarafındaki şalterleri indirmiş şekilde yaşayıp, bunları kaldırdığımda neler oluyor görebilmek adına.. limanlarını fırtınalara açarsan... böyle olur. elinde su bardağı, yudumunu yutmuşken ilacımı aldım mı acaba diye kalakalırsın! olsun. dönmek yok!

Çünkü:

Bu düşünce-tahayyül dünyası nedir ki? hayatı kuşatır mı? bilebilir mi gerçekten? bu kendini rahatlatma, sentetik bir anlam dünyası yaratmaktan başka nedir ki? içine ne alır? neyi kabul eder kendi pişirdiklerinden başka? fırtınalara kepenklerini kapatır.. icabında elektrikten sakınmak adına ortaçağların karanlığı (aydınlığı) olan mum ışığına dahi sığınabilir.. öyle inatçıdır.. hayatı tanıyamadığı için karanlıkları düşünür. bilebildiği, tahmin edebildiği tek karanlık ise ölümdür muhtemelen. oraya takılır. halbuki bence ölüm o kafanın içinden bile daha aydınlık..

bu yüzeysel suçlamaları geçip, hissettiğimiz, gördüğümüz gerçeğe gelelim: düşünceler hayatı kuşatamaz. bunların da duygulardan farkı yok! duygularımızın nesneleri nasıl nötr ise düşünceleimizin nesneleri de nötr olsa gerek. nötr dememin sebebi, hem duygularımızın, hem de düşüncelerimizin yapım, üretim, yaşam süreçleri kişisel.. yani aslında dış dünyanın malı değil, bizim iç dünyamızın malları bunlar.. düşünceler belki duygular kadar organik değil, çünkü üzerinde daha çok katma değer var..iş var, emek var. oturup düşünürüz, ama oturup hissedemeyiz.. kalkıp hoplayıp zıplamak gerekir ! :)))

anladığım şu ki, düşünceler de duyugular da dışardaki nesnelerinin etrafına sarmaşık gibi sarılıp onları boğmasa iyi ederler.
bir kişiyiz. tek insan. nasıl sığabilir dünya ya da hayat kafamızın içine? neden sığsın? ne kadar genişleyebilirsiniz ki? oturulan yerden nasıl hayal edilebilir? nasıl anlaşılabilir? algıların da sınırlı olduğunu buraya eklemedik tabi ki. hayal zaten algıları aşma çabası değil mi? anlama onları birleştirip bir bütün oluşturma çabası..
vah bize! canım insan! seviyorum seni! doğduğun günden bir farkın yok ama sen bunun farkında değilsin!
sanırım tek ve en büyük sorun bize sıcak sıcak bakan annemizi arıyor olmamız hala..


sevgiler, kabullenmeler,

Salı, Ocak 11, 2011

İki ara bir dere

İki arada bir derede kaçıverdim buraya. Bu dere olmasa Bahar kendisi için ne yapacak gerçekten? Kapı aralığından bir yere sızmış gibiyim şu an. Bir solucan ya da kara delik açıldı ve beni içine aldı. Müteşekkirim! nasıl bir aralık bu? Tarif edeyim:

Akşam yemeği yendi. Tüm mutfak arkama dizilmiş vaziyette. Aslında arkamda değil- ben arkamı döndüm. Masama oturdum. Teoman sağlıklı yemeğini yedi. Kilo vermem dursa da almıyacak şekilde memnun mesut yemeklerini yapıp yiyorum ben de, bunu da demeden geçmeyeyim- ayrıca yarın ultrasona giriyorum, aç kalmam lazım uzun süre.. Yumak'ın önüne bir yer fıstığı atıldı, coşsun oynasın, yuvarlasın, kovalasın, sonra da kemirip yesin diye.. masa boşaltıldı, bütün bulaşık arkaya- görmeyeceğim şekilde dizildi.. Allahtan sırtımızda gözümüz yok- yıkıcı olurdu gerçekten! neyse.. Banka arandı, internet şubesi neden vs, vs, vs.. diye halledildi..Sınav kağıtları masaya alındı, 3-5 tane okunacak, arkadaki bulaşıklar öyle tüketilecek- arada verilen 15 dklarda. Bu sınav kağıtlarının tamamı bir oturuşta okunamaz- bir tür işkence olur bu. Güzel beyin hücrelerimiz nerelere gidiyor! neyse..

Yani şu ki, intenet şubeciliği hakkındaki mesele çözüldü, bilgisayar kapanırken blogumu hatırladım ve işte kaçıveridm buraya!!

Kafamdaki editör başka konu bellemişti halbuki. Gçen son 4-5 haftanın yıkıcı duygu fırtınalarında hayatta kalmaya uğraşırken öğrendiğim bir kaç temel mi temel hayatlık prensip hakkında yazacaktım. Yine de diyeyim:

Duygular. İçimizde açan çiçekler. Bahçemizin renkleri. Kime açtıklarından çok, açılışlarını, güzelliklerini, mevsimlerini takdirle, şükranla yaşamamız gerektiği! Güzel duygular böyle.
Zor duygularımıza da sabır göstermemiz gerektiği!

Evet, bu duyguların dışarıdaki hayattaki nesnelerini değil, bizzat kendi duygu bahçelerimizle ilgilenmemiz gereği. Nesnesini nasıl kontrol edelim? nasıl yönlendirelim? bu bir başka insandır. başka varlıktır. bizden farklıdır. Biz onu bilemeyiz, sahip çıkamayız- ama kendi malımız olan o güzelim içdünyamız? Buraya gözümüz gibi bakarsak kim orayı karartabilir ki? Kim zarar verebilir? Yeter ki malımızı, bahçemizi bilelim. Güzele sevgiyle, zor olana da sabırla bakalım.. Duygu ve tepkilerimizi yargılamayalım, bastırmaya çalışmayalım, onlardan kaçmayalım, kulaklarımızı tıkamayalım. Başka bir şeyimiz yok çünkü.
sabır ve sevgi.
sabır ve sevgi.
Yeri geldiğinde özenle iletişim. Biz ona sevgi ve sabırla bakalım, o da bizim hayatta yelkenlerimizi doldursun! İç dünyamız:))
Bu olsun.
Sevgiler:)

Cumartesi, Aralık 18, 2010

Zor tabiat..

'temper' kelimesini nasıl çevirirsiniz? Fevrilik olabilir mi? Tabi, sonuçta bu negatif çağrışımlı bir kelime..'a sweet temper' duydum mu? hayır. 'Sweet nature/amiable nature' denir.. Bu 'amiable' sözcüğü de Jane Austen sözcüklerindendir.. neyse.. uzun lafın kısası bu 'temper' illeti bende var. Ne yapabilirim bu konuda? Etrafımdaki sevdiğim insanları gücendiriyorum, atmosferi deliyorum.. Haklı olsam da ne fark eder?

Bugün çocukluk arkadaşlarımla beraberdim. Bende güzelce tüm gün oturduk. Akşama doğru bizim çocuklar- artık hangisi bilmiyorum- bugün oyuncak gelen twister halkalarını benim Yumoşumun başına geçirmeyi akıl etmiş- ki bu benim minik kuşun akıl edeceği bir şey asla olamaz, neyse (sinirim hala geçmemiş galiba)- boynuna koyalım derken - ki öbür çocuğun evinde de bir kedicik var!- benim Yumoş pıt diye ön ayaklarını da halkanın içine geçiriverip,sonra da can havliyle kaçmış.. salona vardığında can çekişiyor gibi sesler çıkarmakla kalmayıp, her tarafı döküp dağıtacak türde panikle koşturuyordu.. twister halkaları- 2 tane!-ön ayakları ile göğsü arasına sıkışmış. bayağı bir süre hiçbirimizi yaklaştırmadı. sonra ben sakinleştirerek çıkarabildim. fakat bu arada çocuklara çok sıkı bir ültimatom çektim.. Kim yaptı bunu?? Her kimin fikriydiyse onunla ağır konuşacağım!! şeklinde.. Ve evet, işte bunları keşke söylemeseydim. Bunu duyan anne için de gayet gücendirici bir şey bu. Fakat o an, korkumdan dönüp de hayvana bakamadım bile- o kadar inliyordu ki, bir tarafı ya kesildi, ya da koptu dedim. neyse ki sadece plastik twisterlar sıkışmış..

İşte bu. Bir bu mu? 1 saat sonra, Teo'nun matematik fasiküllerini arkadaşıma göstereyim diye odasına gidiyorum.. oh! bizim çocuklar cam boyası ile tutmuşlar odanın camına bir güzel grafitti modunda içlerini dökmüşler! Tabi yine tepem attı, orada oğluma bir söylev verdim.. Sonra da aldırdım ellerine cam bezlerini, bir güzel sildirdim camları, neyse ki çıktı! bilemiyorum.

Bu fevri tabiatım sayesinde, haklıyken haksız hale düşüyorum. O an sanki içimden acaip şeyler kırılıyor, dökülüyor, saçılıyor.. Sorumlusunu bulup hesabını sormak o pisliği temizlemekten çok daha önemli görünüyor- o an öyle yaşanıyor- bul, cezalandır!!! bul, cezalandır!! sonra? ortalığı da topla, temizle, süpür...yani şöyle: olay senin dışında değil sanki içinde olmuş, onun hesabını sor.. yani içini ortalığa dök, boşalt.. sonra, dışardaki pislik bu şekilde 2 misline çıksın.. Sonra ikisini de topla bakalım, toplanabiliyor MU? Zor! Bilmem anlatabildim mi..

İçimizdeki dünyayı dışımızdaki dünyadan ayırt mı etmemiz gerekli bu şekilde? Sanırım evet. kopuk mu olmalı bu ikisi?asla! ama ayarı ne bunun? çizgisi ne? aklıma türlü cevaplar geliyor ama bunlar sadece akıl yürütmelerden ibaret. bu kadar akıl gemisine de kimin ihtiyacı olur ki??

sevgiler

Cuma, Aralık 10, 2010

ne yazsam ne yazsam..

Yazacak fazla bir şey yok derim ama, birazdan bir tren dolusu konu belirecek, hiç şüphem yok!
Önce, yeni beslenme düzenimden bahsedeyim.

Ben kilolu bir insan değilim. Muhtemelen sadece ortaokulda gürbüz dönemlerim olmuştur. sonra balıketi dönemlerim.. sonra çalışmaya başlayınca küçüldüm tabi.. yıllar sonra doğumun ardından zayıfladım resmen. şu an normal durumdayım.. BMI hesaplarım 20-21 arası. fakat yaşla beraber değişik yeme arzuları, acıkmadan yiyip durmalar, ikramlara ne olursa olsun (eskiden 'ya yesem mi, ben buna pek de bayılmam hani' derdim) balıklama atlamalar, ay keyfini çıkarayım şu sabahın deyip ekmek üstüne ekmekler ve bir de yeni hasıl olan şu tereyağ aşkı! Kesin Fransız filmlerinden.. Ama tabi ki her kültürel olguyu fetiş haline sokan Amerikan yapımları bu filmler! Şu merak saldığım "food blogları".. halbuki ben genelde her tür bedensel faaliyeti ikincil merak alanım olarak bilirim! Nerden çıktıysa bütün bunlar şimdi??

Sonra, hareket azlığı.
Derken yavaş yavaş 38 bedenin üst sınırına yaklaşmalar.. "Bana ne, aldırmıyorum" diyen diretmeler, kendinle inatlaşmalar, 'bu imgeler yüzyılımızın şuuraltı modelleri, aş bunu" diyen ve kendini sinir eden ukala etellektüel tavırlar.. Ama dobişleşiyorsun işte! Bu acaip akılları sağlıklı ve normal kilonda da üretebilirsin, ama kilo bir alındı mı, gel de ver! Hem niye hayatını bu acaip entel fikirlerin arenası haline sokasın ki? Evet, işte ben bunu yapabiliyorum. Sonra kendi kendime ne ettiğimi fark ettiğimde de pes diyorum.. İçimdeki cadıya pes! Ben yokken bana neler yapmış!

Bu cadı, böyle böyle aklı evvel diretmeleri ile midemi de hasta etti benim. Reflüm var şimdi! Gerçi bu diyetimden beri hiç belirtisi bile kalmadı, çok rahataım, Mehtap Hanım sağolsun. Çünkü tam da "ben bundan sonra ne yapacağım? dahiliyeye mi gitsem, diyetisyene mi' derken bu diyet seferberliği başladı.. Ve ben rahat ettim.

Oğlum da çok tatlıcı! Benim rezil cadılar kraliçesi o kadar beni kendi dramlarına sürükledi ki,  onun da yeme alışkanlıklarındaki sağlıksız eğilimleri bilsem de bir şey yapamaz durumdaydım. İnsanın gerçekten de önce kendisini kurtarması gerekiyor.. Şimdi Teo'ya da daha serin kanlılıkla doğrusunu hatırlatıp, yemesi için konuşuyorum, o da bir minik kuş olduğu için dinliyor.. Benim oğlum tam bir minik kuş gerçekten! Kendisinin iyiliği için olan şeyleri nasıl da benimser benim kuşum!

Sadece, aklımı tam veremediğim için, henüz değişik tatlar türetemediğim için, bu diyet programı bana yavan geliyor. bu da can sıkıntısı ve ardından disiplin sorunları yaratıyor. sadece doğru besinleri seçme ve az yağla pişirmekle kalmayıp, bir de yaratıcı tarifler bulup, bunları uygulasam süper olacak.
Hadi hayırlısı, dileğim bu olsun!

Teşekkürler Mehtap Hanım ve çorbada tuzu olan herkes!