'temper' kelimesini nasıl çevirirsiniz? Fevrilik olabilir mi? Tabi, sonuçta bu negatif çağrışımlı bir kelime..'a sweet temper' duydum mu? hayır. 'Sweet nature/amiable nature' denir.. Bu 'amiable' sözcüğü de Jane Austen sözcüklerindendir.. neyse.. uzun lafın kısası bu 'temper' illeti bende var. Ne yapabilirim bu konuda? Etrafımdaki sevdiğim insanları gücendiriyorum, atmosferi deliyorum.. Haklı olsam da ne fark eder?
Bugün çocukluk arkadaşlarımla beraberdim. Bende güzelce tüm gün oturduk. Akşama doğru bizim çocuklar- artık hangisi bilmiyorum- bugün oyuncak gelen twister halkalarını benim Yumoşumun başına geçirmeyi akıl etmiş- ki bu benim minik kuşun akıl edeceği bir şey asla olamaz, neyse (sinirim hala geçmemiş galiba)- boynuna koyalım derken - ki öbür çocuğun evinde de bir kedicik var!- benim Yumoş pıt diye ön ayaklarını da halkanın içine geçiriverip,sonra da can havliyle kaçmış.. salona vardığında can çekişiyor gibi sesler çıkarmakla kalmayıp, her tarafı döküp dağıtacak türde panikle koşturuyordu.. twister halkaları- 2 tane!-ön ayakları ile göğsü arasına sıkışmış. bayağı bir süre hiçbirimizi yaklaştırmadı. sonra ben sakinleştirerek çıkarabildim. fakat bu arada çocuklara çok sıkı bir ültimatom çektim.. Kim yaptı bunu?? Her kimin fikriydiyse onunla ağır konuşacağım!! şeklinde.. Ve evet, işte bunları keşke söylemeseydim. Bunu duyan anne için de gayet gücendirici bir şey bu. Fakat o an, korkumdan dönüp de hayvana bakamadım bile- o kadar inliyordu ki, bir tarafı ya kesildi, ya da koptu dedim. neyse ki sadece plastik twisterlar sıkışmış..
İşte bu. Bir bu mu? 1 saat sonra, Teo'nun matematik fasiküllerini arkadaşıma göstereyim diye odasına gidiyorum.. oh! bizim çocuklar cam boyası ile tutmuşlar odanın camına bir güzel grafitti modunda içlerini dökmüşler! Tabi yine tepem attı, orada oğluma bir söylev verdim.. Sonra da aldırdım ellerine cam bezlerini, bir güzel sildirdim camları, neyse ki çıktı! bilemiyorum.
Bu fevri tabiatım sayesinde, haklıyken haksız hale düşüyorum. O an sanki içimden acaip şeyler kırılıyor, dökülüyor, saçılıyor.. Sorumlusunu bulup hesabını sormak o pisliği temizlemekten çok daha önemli görünüyor- o an öyle yaşanıyor- bul, cezalandır!!! bul, cezalandır!! sonra? ortalığı da topla, temizle, süpür...yani şöyle: olay senin dışında değil sanki içinde olmuş, onun hesabını sor.. yani içini ortalığa dök, boşalt.. sonra, dışardaki pislik bu şekilde 2 misline çıksın.. Sonra ikisini de topla bakalım, toplanabiliyor MU? Zor! Bilmem anlatabildim mi..
İçimizdeki dünyayı dışımızdaki dünyadan ayırt mı etmemiz gerekli bu şekilde? Sanırım evet. kopuk mu olmalı bu ikisi?asla! ama ayarı ne bunun? çizgisi ne? aklıma türlü cevaplar geliyor ama bunlar sadece akıl yürütmelerden ibaret. bu kadar akıl gemisine de kimin ihtiyacı olur ki??
sevgiler
Cumartesi, Aralık 18, 2010
Cuma, Aralık 10, 2010
ne yazsam ne yazsam..
Yazacak fazla bir şey yok derim ama, birazdan bir tren dolusu konu belirecek, hiç şüphem yok!
Önce, yeni beslenme düzenimden bahsedeyim.
Ben kilolu bir insan değilim. Muhtemelen sadece ortaokulda gürbüz dönemlerim olmuştur. sonra balıketi dönemlerim.. sonra çalışmaya başlayınca küçüldüm tabi.. yıllar sonra doğumun ardından zayıfladım resmen. şu an normal durumdayım.. BMI hesaplarım 20-21 arası. fakat yaşla beraber değişik yeme arzuları, acıkmadan yiyip durmalar, ikramlara ne olursa olsun (eskiden 'ya yesem mi, ben buna pek de bayılmam hani' derdim) balıklama atlamalar, ay keyfini çıkarayım şu sabahın deyip ekmek üstüne ekmekler ve bir de yeni hasıl olan şu tereyağ aşkı! Kesin Fransız filmlerinden.. Ama tabi ki her kültürel olguyu fetiş haline sokan Amerikan yapımları bu filmler! Şu merak saldığım "food blogları".. halbuki ben genelde her tür bedensel faaliyeti ikincil merak alanım olarak bilirim! Nerden çıktıysa bütün bunlar şimdi??
Sonra, hareket azlığı.
Derken yavaş yavaş 38 bedenin üst sınırına yaklaşmalar.. "Bana ne, aldırmıyorum" diyen diretmeler, kendinle inatlaşmalar, 'bu imgeler yüzyılımızın şuuraltı modelleri, aş bunu" diyen ve kendini sinir eden ukala etellektüel tavırlar.. Ama dobişleşiyorsun işte! Bu acaip akılları sağlıklı ve normal kilonda da üretebilirsin, ama kilo bir alındı mı, gel de ver! Hem niye hayatını bu acaip entel fikirlerin arenası haline sokasın ki? Evet, işte ben bunu yapabiliyorum. Sonra kendi kendime ne ettiğimi fark ettiğimde de pes diyorum.. İçimdeki cadıya pes! Ben yokken bana neler yapmış!
Bu cadı, böyle böyle aklı evvel diretmeleri ile midemi de hasta etti benim. Reflüm var şimdi! Gerçi bu diyetimden beri hiç belirtisi bile kalmadı, çok rahataım, Mehtap Hanım sağolsun. Çünkü tam da "ben bundan sonra ne yapacağım? dahiliyeye mi gitsem, diyetisyene mi' derken bu diyet seferberliği başladı.. Ve ben rahat ettim.
Oğlum da çok tatlıcı! Benim rezil cadılar kraliçesi o kadar beni kendi dramlarına sürükledi ki, onun da yeme alışkanlıklarındaki sağlıksız eğilimleri bilsem de bir şey yapamaz durumdaydım. İnsanın gerçekten de önce kendisini kurtarması gerekiyor.. Şimdi Teo'ya da daha serin kanlılıkla doğrusunu hatırlatıp, yemesi için konuşuyorum, o da bir minik kuş olduğu için dinliyor.. Benim oğlum tam bir minik kuş gerçekten! Kendisinin iyiliği için olan şeyleri nasıl da benimser benim kuşum!
Sadece, aklımı tam veremediğim için, henüz değişik tatlar türetemediğim için, bu diyet programı bana yavan geliyor. bu da can sıkıntısı ve ardından disiplin sorunları yaratıyor. sadece doğru besinleri seçme ve az yağla pişirmekle kalmayıp, bir de yaratıcı tarifler bulup, bunları uygulasam süper olacak.
Hadi hayırlısı, dileğim bu olsun!
Teşekkürler Mehtap Hanım ve çorbada tuzu olan herkes!
Önce, yeni beslenme düzenimden bahsedeyim.
Ben kilolu bir insan değilim. Muhtemelen sadece ortaokulda gürbüz dönemlerim olmuştur. sonra balıketi dönemlerim.. sonra çalışmaya başlayınca küçüldüm tabi.. yıllar sonra doğumun ardından zayıfladım resmen. şu an normal durumdayım.. BMI hesaplarım 20-21 arası. fakat yaşla beraber değişik yeme arzuları, acıkmadan yiyip durmalar, ikramlara ne olursa olsun (eskiden 'ya yesem mi, ben buna pek de bayılmam hani' derdim) balıklama atlamalar, ay keyfini çıkarayım şu sabahın deyip ekmek üstüne ekmekler ve bir de yeni hasıl olan şu tereyağ aşkı! Kesin Fransız filmlerinden.. Ama tabi ki her kültürel olguyu fetiş haline sokan Amerikan yapımları bu filmler! Şu merak saldığım "food blogları".. halbuki ben genelde her tür bedensel faaliyeti ikincil merak alanım olarak bilirim! Nerden çıktıysa bütün bunlar şimdi??
Sonra, hareket azlığı.
Derken yavaş yavaş 38 bedenin üst sınırına yaklaşmalar.. "Bana ne, aldırmıyorum" diyen diretmeler, kendinle inatlaşmalar, 'bu imgeler yüzyılımızın şuuraltı modelleri, aş bunu" diyen ve kendini sinir eden ukala etellektüel tavırlar.. Ama dobişleşiyorsun işte! Bu acaip akılları sağlıklı ve normal kilonda da üretebilirsin, ama kilo bir alındı mı, gel de ver! Hem niye hayatını bu acaip entel fikirlerin arenası haline sokasın ki? Evet, işte ben bunu yapabiliyorum. Sonra kendi kendime ne ettiğimi fark ettiğimde de pes diyorum.. İçimdeki cadıya pes! Ben yokken bana neler yapmış!
Bu cadı, böyle böyle aklı evvel diretmeleri ile midemi de hasta etti benim. Reflüm var şimdi! Gerçi bu diyetimden beri hiç belirtisi bile kalmadı, çok rahataım, Mehtap Hanım sağolsun. Çünkü tam da "ben bundan sonra ne yapacağım? dahiliyeye mi gitsem, diyetisyene mi' derken bu diyet seferberliği başladı.. Ve ben rahat ettim.
Oğlum da çok tatlıcı! Benim rezil cadılar kraliçesi o kadar beni kendi dramlarına sürükledi ki, onun da yeme alışkanlıklarındaki sağlıksız eğilimleri bilsem de bir şey yapamaz durumdaydım. İnsanın gerçekten de önce kendisini kurtarması gerekiyor.. Şimdi Teo'ya da daha serin kanlılıkla doğrusunu hatırlatıp, yemesi için konuşuyorum, o da bir minik kuş olduğu için dinliyor.. Benim oğlum tam bir minik kuş gerçekten! Kendisinin iyiliği için olan şeyleri nasıl da benimser benim kuşum!
Sadece, aklımı tam veremediğim için, henüz değişik tatlar türetemediğim için, bu diyet programı bana yavan geliyor. bu da can sıkıntısı ve ardından disiplin sorunları yaratıyor. sadece doğru besinleri seçme ve az yağla pişirmekle kalmayıp, bir de yaratıcı tarifler bulup, bunları uygulasam süper olacak.
Hadi hayırlısı, dileğim bu olsun!
Teşekkürler Mehtap Hanım ve çorbada tuzu olan herkes!
Çarşamba, Aralık 01, 2010
One of those days down...
23 dakika içinde çıkmam lazım. diş fırçalanacak, saç taranacak, çanta kontrol edilecek, ev kontrol edilecek, çorap bulunup giyilecek.. bu arada vakit bulup bunları yazsam..
Hamlet çok aydınlıkta kaldığını söyler, 'Too much in the sun'.. well, me, too! I need the moon. Karşıma hayalet çıkarsa da korkmayacağıma söz veriyorum! Time to embace all creatures, right? Because actually, i quite feel like some unspecified creature myself!
BU böcek tekrar düz dönüp yoluna devam etmeyi başarırsa, yazacak. Ama dönemezse..
Olur böyle şeyler. Kabuğunun üstünde kayar.. Eğim lazım buna da. Ya da halim selim, 'gentle' bir el, ona dönmesine yardım etmeyi teklif eder. Ama o zaman böcek der ki, 'yok, henüz dönmek istemiyorum, baş aşağı olunca dünya daha anlamlı görünüyor.. Denemek ister misin sen de?' O efendi kişi de, 'Hmm.. emin değilim. Ama çevrilmek istersen, buradayım, haber ver' desin lütfen.
Böyle olsun.
Ters dönmüş böceklerin sonu böyle mutlu olsun!
Tüm ters dönen kabuklu böceklere ithaf edilir.. İçimiz yumuşacıktır bizim!
Duyurulur!!
Hamlet çok aydınlıkta kaldığını söyler, 'Too much in the sun'.. well, me, too! I need the moon. Karşıma hayalet çıkarsa da korkmayacağıma söz veriyorum! Time to embace all creatures, right? Because actually, i quite feel like some unspecified creature myself!
BU böcek tekrar düz dönüp yoluna devam etmeyi başarırsa, yazacak. Ama dönemezse..
Olur böyle şeyler. Kabuğunun üstünde kayar.. Eğim lazım buna da. Ya da halim selim, 'gentle' bir el, ona dönmesine yardım etmeyi teklif eder. Ama o zaman böcek der ki, 'yok, henüz dönmek istemiyorum, baş aşağı olunca dünya daha anlamlı görünüyor.. Denemek ister misin sen de?' O efendi kişi de, 'Hmm.. emin değilim. Ama çevrilmek istersen, buradayım, haber ver' desin lütfen.
Böyle olsun.
Ters dönmüş böceklerin sonu böyle mutlu olsun!
Tüm ters dönen kabuklu böceklere ithaf edilir.. İçimiz yumuşacıktır bizim!
Duyurulur!!
Pazar, Kasım 21, 2010
Güzel Yeşil Bursa..
Güzel yeşil Bursa..
Ben bir İstanbullu cahil insanım. O kadar şehre gömülmüş bir hayatım var ki, artık muhteşem İstanbul'um da ancak meafizik uzamını tanır oldum.. Hafif hayattan kopuk; yeni alanlar, uzamlar yaratma sevdası ya da ihtiyacındaki insanlardan.. Bu insanlar bir araya gelse de benzer alanlar yaratabilseler keşke, ne güzel olurdu değil mi? İşte bu imkansız hayal sayesinde tiyatroya sevdalandım ya.. Bu ayrı bir hikaye.
Ne diyorduk, ben bir cahilim. Artık İstanbul'umu dahi görmez olmuşken gözüm, aldım oğlumu Bursa'ya geldim bayram tatilinde.. Bu kopukluğu kırmak, olana bakabilmek - onu görebilmek için... Bursa bunun için biçilmiş kaftan. Ne kadar güzel bir şehir!
Güzelim Uludağ'ın eteklerine kurulu bir biblo şehir buldum burada.. İnişli çıkışlı, yokuşlu, bol dönüşlü- kimi yerine geldik, 'hah dedim, burası tanıdık- Maçka'ya benziyor!' Evet, belki siz benzetmezsiniz ama Kültür Parkınınn orası benziyor bence Maçka'ya.. Çekirge semti. Koza Han'a vuruldum! Orada yarım günümü severek geçiririm- dükkanlara tabi ki bakarım ve bir sürü güzel tekstil ürünü almak isterim ama asıl, avlusundaki o gözalıcı yapının yanında, yakınında bir kedi gibi durup durmak, ona bakmak, hatta sürtünüp durmak isteyebilirim! tabi ki bu sanal aksiyonu civarındaki masalara kurulup kahvemi yudumlarken zihin bedenimle yaparım ancak! Ya da bir performans konusu olabilir mi acaba? Bir tarihi eserin insanda böyle duygular uyandırmasını beden dilinin alanı olan performans uzamına nasıl taşırsınız? Güzel bulduğunuz şeylere dokunmak, dokusunu hissetmek; o güzelliğin anısı beden hafızamda da dursun istemez misiniz? Tıpkı Yeşil Cami de ya da Yeşil Türbe'de olduğu gibi.. O muhteşem yeşilimsi koyu mavilere insan dokunmak da istiyor! Oğlum da bana benziyor galiba, onu da çinilere topacıyla tık tık tıklatıken gördüm.. oğluşum 12 yaşına dayandı ama bunu kendine saklamak için elinden geleni yapıyor! İhtar ederek bir de benim minik kuşun
yapıyla kurduğu ilişkiyi ketlemeseydim! Ah biz sosyal fobili anneler! Zaten duvarlar restore edilmiş-- Nadir tarihi eser olsa herhalde kordonla çevirirlerdi.. Neyse.. İşte anne gelgitleri.
Renkler.. şehir turkuvaz bir şehir olarak kalacak bende.. ve en büyülü tarafı da, nasıl İstanbul'da sokak aralarından takalar- sandallar görünür, gemiler geçer; burada da sokak araları dağ ve ormana açılıyor! Çok etkileyici. Daha aklıma gelecek olan bir sürü imge var. Dağdan inen yolun ucundaki o güzelim Çekirge semti, tarihi dokusu, binaları, eğimli arazisi, içinden akan suyu, üstüne çekilen bir sürü etkileyici köprüsüyle ne kadar büyüleyici ve çekici bir kent olduğunu biliyor mu Bursa? Onca emaneti bağrında saklayan, sırtını o azametli dağa dayamış bir şehir..
Şehirden aklımda net olarak kalacak imgelerden biri de, dalları Trabzon hurması yüklü ağaçlar! İlk iznik'te gözüme çarptı bu ağaçlar, tanıyamadım- halbu ki o kadar çok severim Trabzon hurmasını. Bir ağaç düşünün, gövdesi ve neredeyse bin bir tane diyeceğiniz dalları pek kuru ve cılız görünürken, dalların arası kocaman hurmalarla dolu! Ama nasıl.. Dersiniz ki biri tutmuş, yapraklarını dökmüş, ahı gitmiş vahı kalmış bir ağacı portakallarla süslemiş! Sonra, Bursa'nın içinde de gördüm bu ağaçlardan! Canım hurma istedi. Kimse toplamıyor mu bunları?
Bir de şehrin girişindeki zeytinlikler.. Bunlara zeytinlik denmez sanırım; oralar zeytin ormanı!
Gerçek bir Orta Çağ kenti Bursa! Tarih buna şahittir..
En kısa sürede kendi ulaşım imkanımla gelip, bildiğim her köşesinde uzuun uzun durabilmeyi diliyorum bu kentin..
Ben bir İstanbullu cahil insanım. O kadar şehre gömülmüş bir hayatım var ki, artık muhteşem İstanbul'um da ancak meafizik uzamını tanır oldum.. Hafif hayattan kopuk; yeni alanlar, uzamlar yaratma sevdası ya da ihtiyacındaki insanlardan.. Bu insanlar bir araya gelse de benzer alanlar yaratabilseler keşke, ne güzel olurdu değil mi? İşte bu imkansız hayal sayesinde tiyatroya sevdalandım ya.. Bu ayrı bir hikaye.
Ne diyorduk, ben bir cahilim. Artık İstanbul'umu dahi görmez olmuşken gözüm, aldım oğlumu Bursa'ya geldim bayram tatilinde.. Bu kopukluğu kırmak, olana bakabilmek - onu görebilmek için... Bursa bunun için biçilmiş kaftan. Ne kadar güzel bir şehir!
Güzelim Uludağ'ın eteklerine kurulu bir biblo şehir buldum burada.. İnişli çıkışlı, yokuşlu, bol dönüşlü- kimi yerine geldik, 'hah dedim, burası tanıdık- Maçka'ya benziyor!' Evet, belki siz benzetmezsiniz ama Kültür Parkınınn orası benziyor bence Maçka'ya.. Çekirge semti. Koza Han'a vuruldum! Orada yarım günümü severek geçiririm- dükkanlara tabi ki bakarım ve bir sürü güzel tekstil ürünü almak isterim ama asıl, avlusundaki o gözalıcı yapının yanında, yakınında bir kedi gibi durup durmak, ona bakmak, hatta sürtünüp durmak isteyebilirim! tabi ki bu sanal aksiyonu civarındaki masalara kurulup kahvemi yudumlarken zihin bedenimle yaparım ancak! Ya da bir performans konusu olabilir mi acaba? Bir tarihi eserin insanda böyle duygular uyandırmasını beden dilinin alanı olan performans uzamına nasıl taşırsınız? Güzel bulduğunuz şeylere dokunmak, dokusunu hissetmek; o güzelliğin anısı beden hafızamda da dursun istemez misiniz? Tıpkı Yeşil Cami de ya da Yeşil Türbe'de olduğu gibi.. O muhteşem yeşilimsi koyu mavilere insan dokunmak da istiyor! Oğlum da bana benziyor galiba, onu da çinilere topacıyla tık tık tıklatıken gördüm.. oğluşum 12 yaşına dayandı ama bunu kendine saklamak için elinden geleni yapıyor! İhtar ederek bir de benim minik kuşun
yapıyla kurduğu ilişkiyi ketlemeseydim! Ah biz sosyal fobili anneler! Zaten duvarlar restore edilmiş-- Nadir tarihi eser olsa herhalde kordonla çevirirlerdi.. Neyse.. İşte anne gelgitleri.
Renkler.. şehir turkuvaz bir şehir olarak kalacak bende.. ve en büyülü tarafı da, nasıl İstanbul'da sokak aralarından takalar- sandallar görünür, gemiler geçer; burada da sokak araları dağ ve ormana açılıyor! Çok etkileyici. Daha aklıma gelecek olan bir sürü imge var. Dağdan inen yolun ucundaki o güzelim Çekirge semti, tarihi dokusu, binaları, eğimli arazisi, içinden akan suyu, üstüne çekilen bir sürü etkileyici köprüsüyle ne kadar büyüleyici ve çekici bir kent olduğunu biliyor mu Bursa? Onca emaneti bağrında saklayan, sırtını o azametli dağa dayamış bir şehir..
Şehirden aklımda net olarak kalacak imgelerden biri de, dalları Trabzon hurması yüklü ağaçlar! İlk iznik'te gözüme çarptı bu ağaçlar, tanıyamadım- halbu ki o kadar çok severim Trabzon hurmasını. Bir ağaç düşünün, gövdesi ve neredeyse bin bir tane diyeceğiniz dalları pek kuru ve cılız görünürken, dalların arası kocaman hurmalarla dolu! Ama nasıl.. Dersiniz ki biri tutmuş, yapraklarını dökmüş, ahı gitmiş vahı kalmış bir ağacı portakallarla süslemiş! Sonra, Bursa'nın içinde de gördüm bu ağaçlardan! Canım hurma istedi. Kimse toplamıyor mu bunları?
Bir de şehrin girişindeki zeytinlikler.. Bunlara zeytinlik denmez sanırım; oralar zeytin ormanı!
Gerçek bir Orta Çağ kenti Bursa! Tarih buna şahittir..
En kısa sürede kendi ulaşım imkanımla gelip, bildiğim her köşesinde uzuun uzun durabilmeyi diliyorum bu kentin..
Perşembe, Kasım 04, 2010
my favourite things...
Ne yazık ki semt pazarımı kaçırıyorum.. Halbuki o şıkıdık caddede inmek yerine üst tarafta Minibüs Caddesinde insem hiç sorun olmayacak! Pancarlarımı da alacağım hem! Ne güzel, pazarın içinden yürüye yürüye eve geleceğim! Bak, Caddede indim, yine şu fazlacana pahalı kahve dükkanında karnımı doyurdum.. Sonra gelsin "indulgence"! Çikolata! Evet, buna pişman değilim, Lindt'in extra creme çikolatasını hararetle tavsiye ediyorum.. Mehtap Hanımıın rejim programına ben de katılayım dediğimin yarım saat sonrasında dev bir sandviç ve böyle bol sütlü bir çikolata! Hayat.. beni daha nelere sürükleyeceksin acaba!
Yumak son günlerde evdeki bütün koltuklarda tırnaklarını biliyor! Üstelik güneş doğduğu andan itibaren buna başlıyor- ve benim odamdaki mobilya ve halılardan! 2 hafta evveline kadar sorun yoktu, ama saatler ayarlandı, şimdi fazladan 1 saat daha uyuyabilecekken Yumak efendi buna izin vermiyor! Evet, bu şu an ciddi bir sorun. Poposuna bir pat atıp salona yolluyorum, hatta kalkabilecek gibiysem balkon kapısını aralıyorum ve ne ilginçtir ki, dışarı çıkıp, cezaya kalkmış yaramaz öğrenciler gibi balkonun en köşesine gidip, katip Bartleby misali o köşeyi saatlerce seyrediyor! Kedim depresyon mu geçiriyor acep? Ve arada sataşıp çağırmalarıma rağmen başını bile çevirip bana bakmıyor! Bu tavrı 1,5 saat kadar sürüyor! Hayırdır inşallah:)
ben bu yazıya neden sevdiğim şeyler dedim? çünkü sevdiğim şeylerin listesini yapacaktım ama araya bunlar girdi. Gerçekten de yazının kendine has bir gücü, yaptırımı ve iktidar alanı var galiba. Geçelim.. Hala konuyu dağıtıyorum, Homeros gibi:)) Günde iki ayrı sınıfa edebiyat eleştirisi tarihi dersi verirseniz olacağı budur.
Sevdiğim şeyleri yavaaş yavaş yazarım.. Şu an pazarı kaçırmanın ve üst caddede inmeme gafletimin suçluluk duygusunu yaşamaya devam edeceğim.. Son kararım.
Kendinize güzel güzel bakın:))
ben bu yazıya neden sevdiğim şeyler dedim? çünkü sevdiğim şeylerin listesini yapacaktım ama araya bunlar girdi. Gerçekten de yazının kendine has bir gücü, yaptırımı ve iktidar alanı var galiba. Geçelim.. Hala konuyu dağıtıyorum, Homeros gibi:)) Günde iki ayrı sınıfa edebiyat eleştirisi tarihi dersi verirseniz olacağı budur.
Sevdiğim şeyleri yavaaş yavaş yazarım.. Şu an pazarı kaçırmanın ve üst caddede inmeme gafletimin suçluluk duygusunu yaşamaya devam edeceğim.. Son kararım.
Kendinize güzel güzel bakın:))
Pazartesi, Ekim 18, 2010
Fırsat bu fırsat..
Amanın bu anı kaçımayayım.. An benden kaçmadan, netbook önümde, çayım yanımda, sabah işleri halledilmiş- hem de en gözde büyüyeni: araba servise nihayet bırakıldı, çok şükür başardım:).. sonraaa.. e-postalar kontrol edildi, telefonlar edildi, ve hala oturmaktayım, kollarımı bile sıvadım, ve işte burdayım: yazıyorum!! Ohh, çok şükür:)))
Ne diyeyim, bu ikinci sabah kuşağı. Hala nedense okuldaki gibi zamanımı ders saatlerine ayırma eğilimim var benim. Ruhumun bazı parçaları gerçekten de sıralardan ayrılmış değil sanki.. Sabah /'ye doğru uyanıp kahvatı, minik kuşu okula bırakma derken birinci kuşağı atlatıyorum- sanki birinci ders geçiyor.. şimdi ikinci drste miyim? Yok, 2-3 arası uzun aradayım. Hani öğlenden evvel bir adet uzun 15 dk.lık tenefüs olur ya, orada:)
Keyifli bir tenefüs bu..
Mevsimlerin değiştiğine sanırımm artık komple şuurumla gark oldum. Alıştım. Okulların koşturmacası, havalar, kısalan günler, değişen yemekler, çorba ve ekmek krizlerim.. gerçekten de canım deli gibi ekmek çekiyor! Bu kış bol reçel, komposto ve ekmek yapmaya kararlıyım. E tabi bir de çorba. Mesela dün akşam muhteşem bir mantar çorbası yapmayı başardım. tarif yavaş yavaş aklıma geldi, çoktan başlamışken! Neyse ki arada benim minik kuş beni çağırıyor odasına (ki kendi gelse ne güzel olur diye düşünsem de) ve bu bölünmeler hoşuma gitmese de, iş başı yapınca mutfak tezgahında, tam da otantik tarif aklıma geldi. Nesi otantik? yok öyle bir şey:) Bu tarif bizim Ziraat Bankası'nın Tünel'deki muhteşem binasının en üst katında ahçılık yapan rahmetli (adını unuttuğum) ustacığın tarifidir, oradan otantik derim! ne güzel günlerdi.. O muhteşem semt ve onun hemen girişindeki, İsveç Konsolosluğunun karşısındaki Ziraat bankası Dış Muameleler Şb ve Dış İlişkiler Müdürlüğü. İkisinde de çalıştım. 1998'de ayrılıp Kentbank'a geçtiğimde 4 yıldır Dış İlişkilerde çalışıyordum.. O güzel teraslı yemekhanenin özel, kibar bir odası vardı, orada muhabir bankaları ağırlardık. O gün şöför balık pazarına yllanır, taze helva ve balık aldırıır, usat da muhteşem çorbası, güzel bir ızgarası, salatası ve helvasıyla güzel bir yemek çıkarırdı işte. Yemeklerinin hepsi çok güzeldi, özenliydi. Servisimizi de Emine Hanım yapardı, Allah'ım, ne kadar özenli, güler yüzlü, temiz, hoş sohbet bir hanımdır Emine Hanım! Çok severdim, canım.. O da galiba acaip bir şubeye tayin olmuş, Tünel'deki birimleri dağıttılar zaten oraya buraya, iyi ki ayrılmışım derim hep! Emine Hanım Bulgar göçmeniydi, bizin çaycımızdı. Ne güzel anılar, içim ısınır hep düşününce.. Ziraat bankasında çalışma hayatıma başlamam sayesinde iş ahlakımı ve görgümü hiç sekteye uğratmadım.. Çok iyi bir başlangıçtı, onun hikayesini ayrı yazarım. Gelelim ustamıza.. ne yazık ki kalp krizinden vefat etmiş, çok üzülmüştüm duyunca.. Bu mantar çorbası tarifi ondan, Allah rahmet eylesin diyelim:
Mantarları ince doğruyoruz,
1 çorba kaşığı kadar un,
2 - 3 çorba kaşığı kadar yoğurt,
et suyu, su
tuz, karabiber,
tereyağ
Mantarlar et suyunda 10-15 dk kadar pişiyor. Diğer tarafta yoğurt ve un karıştırılıp, pişen mantarların suyuyla açılıyor ayrı bir kasede, sonra yavaş yavaş karıştırılarak diğer mantarların pişedurduğu et suyuna ekleniyor, 15-20 dk da o şekilde yavaşça pişiyor. Tereyağ, tuz, karabiber ekleniyor, belki kırmızı biber de.. yakışır bence, ama ben çok acı tüketemiyorum!
İnanın güzel bir çorba bu!
Evet, bugün bu kadar olsun:)
yaprakların kızarıp bozardığı, rüzgarın hala centilmence estiği, yağmurun arada sırada hatırımızı sorup kaçtığı şu günlerin keyfini bol bol çıkarın:)
Sonbahar çook güzel:))))
Ne diyeyim, bu ikinci sabah kuşağı. Hala nedense okuldaki gibi zamanımı ders saatlerine ayırma eğilimim var benim. Ruhumun bazı parçaları gerçekten de sıralardan ayrılmış değil sanki.. Sabah /'ye doğru uyanıp kahvatı, minik kuşu okula bırakma derken birinci kuşağı atlatıyorum- sanki birinci ders geçiyor.. şimdi ikinci drste miyim? Yok, 2-3 arası uzun aradayım. Hani öğlenden evvel bir adet uzun 15 dk.lık tenefüs olur ya, orada:)
Keyifli bir tenefüs bu..
Mevsimlerin değiştiğine sanırımm artık komple şuurumla gark oldum. Alıştım. Okulların koşturmacası, havalar, kısalan günler, değişen yemekler, çorba ve ekmek krizlerim.. gerçekten de canım deli gibi ekmek çekiyor! Bu kış bol reçel, komposto ve ekmek yapmaya kararlıyım. E tabi bir de çorba. Mesela dün akşam muhteşem bir mantar çorbası yapmayı başardım. tarif yavaş yavaş aklıma geldi, çoktan başlamışken! Neyse ki arada benim minik kuş beni çağırıyor odasına (ki kendi gelse ne güzel olur diye düşünsem de) ve bu bölünmeler hoşuma gitmese de, iş başı yapınca mutfak tezgahında, tam da otantik tarif aklıma geldi. Nesi otantik? yok öyle bir şey:) Bu tarif bizim Ziraat Bankası'nın Tünel'deki muhteşem binasının en üst katında ahçılık yapan rahmetli (adını unuttuğum) ustacığın tarifidir, oradan otantik derim! ne güzel günlerdi.. O muhteşem semt ve onun hemen girişindeki, İsveç Konsolosluğunun karşısındaki Ziraat bankası Dış Muameleler Şb ve Dış İlişkiler Müdürlüğü. İkisinde de çalıştım. 1998'de ayrılıp Kentbank'a geçtiğimde 4 yıldır Dış İlişkilerde çalışıyordum.. O güzel teraslı yemekhanenin özel, kibar bir odası vardı, orada muhabir bankaları ağırlardık. O gün şöför balık pazarına yllanır, taze helva ve balık aldırıır, usat da muhteşem çorbası, güzel bir ızgarası, salatası ve helvasıyla güzel bir yemek çıkarırdı işte. Yemeklerinin hepsi çok güzeldi, özenliydi. Servisimizi de Emine Hanım yapardı, Allah'ım, ne kadar özenli, güler yüzlü, temiz, hoş sohbet bir hanımdır Emine Hanım! Çok severdim, canım.. O da galiba acaip bir şubeye tayin olmuş, Tünel'deki birimleri dağıttılar zaten oraya buraya, iyi ki ayrılmışım derim hep! Emine Hanım Bulgar göçmeniydi, bizin çaycımızdı. Ne güzel anılar, içim ısınır hep düşününce.. Ziraat bankasında çalışma hayatıma başlamam sayesinde iş ahlakımı ve görgümü hiç sekteye uğratmadım.. Çok iyi bir başlangıçtı, onun hikayesini ayrı yazarım. Gelelim ustamıza.. ne yazık ki kalp krizinden vefat etmiş, çok üzülmüştüm duyunca.. Bu mantar çorbası tarifi ondan, Allah rahmet eylesin diyelim:
Mantarları ince doğruyoruz,
1 çorba kaşığı kadar un,
2 - 3 çorba kaşığı kadar yoğurt,
et suyu, su
tuz, karabiber,
tereyağ
Mantarlar et suyunda 10-15 dk kadar pişiyor. Diğer tarafta yoğurt ve un karıştırılıp, pişen mantarların suyuyla açılıyor ayrı bir kasede, sonra yavaş yavaş karıştırılarak diğer mantarların pişedurduğu et suyuna ekleniyor, 15-20 dk da o şekilde yavaşça pişiyor. Tereyağ, tuz, karabiber ekleniyor, belki kırmızı biber de.. yakışır bence, ama ben çok acı tüketemiyorum!
İnanın güzel bir çorba bu!
Evet, bugün bu kadar olsun:)
yaprakların kızarıp bozardığı, rüzgarın hala centilmence estiği, yağmurun arada sırada hatırımızı sorup kaçtığı şu günlerin keyfini bol bol çıkarın:)
Sonbahar çook güzel:))))
Pazartesi, Eylül 13, 2010
balonlar
Evet, o kadar koşturmaca var ki, 15 günde bir yazar oldum! Olsun, dolu dolu yaşamak bence çok güzel.. Şu hayatta yorulan insan kesinlikle şanslıdır bence!
Benim minik kuşum yeni okuluna başladı. Benim de üniversitedeki görev değişikliğim geçen haftadan itibaren başladı. BU yıl ofis işi yapıyorum, ders vermeyecekmişim gibi görünüyor.. Belli olmaz tabi ki. Fakat insanların arasında olmak çok güzel! Koridorda karşılaşıp durmak- devamlı konuşmak zorunda olmamak.. Emeklerim nereye gidiyor- anlıyorlar mı beni, takip ediyorlar mı diye bir tarafımdan hayıflanmamak.. Bu endişe seviyesine vardığında her iş tüketici oluyor işte.. Neyse ki ara verdim..
Şimdilik bu kadar olsun..
Sevgiyle :)
Benim minik kuşum yeni okuluna başladı. Benim de üniversitedeki görev değişikliğim geçen haftadan itibaren başladı. BU yıl ofis işi yapıyorum, ders vermeyecekmişim gibi görünüyor.. Belli olmaz tabi ki. Fakat insanların arasında olmak çok güzel! Koridorda karşılaşıp durmak- devamlı konuşmak zorunda olmamak.. Emeklerim nereye gidiyor- anlıyorlar mı beni, takip ediyorlar mı diye bir tarafımdan hayıflanmamak.. Bu endişe seviyesine vardığında her iş tüketici oluyor işte.. Neyse ki ara verdim..
Şimdilik bu kadar olsun..
Sevgiyle :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







