Çarşamba, Şubat 08, 2012

evin kokusu

evim şu an  nasıl kokuyor...
bu yandaki şaheserler bir atmasyon hamur işi. Teo okuldan dönünce illa sütüyle bir şeyler yiyecek.
benimse sabah sabah kafam hafif bozuk ve boş olduğundan soluğu mutfakta aldım. hava berbat, tarife gerek yok. sabah sahile indim, atkı vs bırakmak için bahsettiğim hanıma. ne yazık ki dün sabah bot bırakacağını söyleyen kişi uğramamış.. olsun, ne yapalım. bulacağız bot bir yerlerden..
arabamda Brecht okudum 1 saat. ayaklarım donunca da döndüm. bu havada sahilde hala koşan ve yürüyen insanları görünce insan denen varlığa hayretim ve hayranlığım tazelendi! Seviyorum bizi!!

şu an evim nasıl kokuyor biliyor musunuz:))
öyle bir koku ki, bütün yalnızlık, zorluk, yoksunluk duygularını önüne katıp gönderen bir koku bu! Mutluluk ve sıcaklık kokuyor evim bu atmasyon cookieler sayesinde..
içinde ne yok ki.. yulaf unundan limon kabuğuna.. Mısır Çarşısından alıp da şu an adını hatırlayamadığım acaip ekşi minik üzümlere kadar.. yaban mersini mi acaba?
bir de kahvemi alıp masama oturduğumda basan bir Yumak efendi:

"burada ben bir şeyler mi kaçırıyorum yoksaa?? Nolamaz bensiz olmazzz"
:)

Pazartesi, Şubat 06, 2012

Offf Yine soğuyor havalar:(

(FOTO:Ann Albers)

Evet! Ne güzel hayat normale dönüyordu? her sabah aynı güzel şeyleri yaparak akıp gidecektik? çarşamba fırtına geliyormuş. Bugün de öğlen vakti döndü hava. Ben sahildeki kafelerden birinde oturuyordum, güzelce kabanımı şapkamı çıkarmış çalışırken yarım saat içinde değişiverdi hava, sanırım saat 12 civarında. Tabi ki içeri kaçtım..

Bu hava değişimi hayata muhalefet yaratmasın lütfen. Sabahları nasıl yürürüm sonra?
Bakın bu sabah biriyle tanıştım. Aslnda tanışmadım, yani adını hala bilmiyorum. Sahildeki belediye plajınıın hemen girişindeki bir kabinde yaşayan bir hanım var. Ona geçtiğimiz haftayı nasıl geçirdiğini sordum, o berbat havaları! O fırtınada plajdaki bir güvenlik kabininde olduğunuzu düşünebiliyor musunuz? Fırtınanın ilk çıktığı gece salon camlarım aşağı iner mi diye korktuğumu hatırlıyorum da! Bu hanım denize 5 m. uzaklıkta ve aynı seviyedeki kübik kabinde geçirdi o fırtınayı.. aklım almıyor!  Bilmiyorum, acaba başka bir yerde miydi?

Fakat, o minik kabinin içini görecektiniz!yarısı yatağı zaten.. bir minik piknik tüp. orta boy bir akvaryum! içi, seçebildiğim kadarıyla kırmızı balık dolu:) yatağının üstünde bir kedicik ve bir de kıvırcık, güzelim bir fino sahiplenmiş; bakın onun adını öğrendim: Tina! o da çok tatlı  bir köpek.. kabinin yanında da minik bir bahçe yapmış, domatesleri falan var!

Beni kabnine davet etmesinin sebebi bu havaları nasıl geçirdiğini, bir ihtiyacı olup olmadığını sormam oldu sanırım. Pek beklemiyordu ama sevindi, anlattı.. Sonra ben de hatırladım, köşklerden birinin duvarının dibinde ağaçların altında bu hanımı görüyordum. Sanki bira içiyordu gibi hatırlıyorum ama emin değilim.. Muhtemelen polisler veya belediye ona bu büyükçe kabini verdiler ve o da işte şimdi bana sıcacık görünen bu minik evini yaptı.. Sahildeki umumi WC'yi kullanıyor, biliyorum, daha evvel de gördüm bu hanımı defalarca ama bu havaları nasıl atlattığını merak edene kadar konuşmamıştım.

bana bir kaç ihtiyacını söyledi. Arkadaşlarıma e-mail yolladım ve hemen cevap geldi, sağolsunlar.. Bakalım bu nasıl bir bağ olacak.. Sizinle de paylaşırım,
sevgilerle:)

Cumartesi, Şubat 04, 2012

Yarın sabah

Birazdan çıkacağım. Bölümümüzün aramızdan ayrılan iki değerliler değerlisi, tontonlar tontonu hocasını uğurlama yemeği bu. Moda'ya gideceğim. Trafiği hesaba katarak 15 dakikaya çıkmalı.. Aman renk olsun ne olur diyerek geçen hafta Zeynepcimle aldığım gül kurusu-açık kahve çizgili zarif hırkamı da dolaptan çkarıp tedavüle sokuyor olmaktan da pek memnunum.. Bu iyi bir yöntem, bir yeni kıyafeti ilk giyişte ona tepkili olup kendimi rahat hissetmediğim için her yere bir süre giymem gerekecek bunu şimdi.. Neyse. Herkesin bir antikalığı var, bu da benimki. Yeni şeyler alerjik benim bünyeme..

Ama asıl önemli olan yarın sabah yürüyüşüme çıkacağım! Tatil ve havadan ötürü 2 haftadır yürüyemiyorum ve kendimi pörsümüş hissediyorum.. Ve yorgun ve bitkin.. Ve tabi ki koşucumu da özledim :) Bana şans dileyin:))
sevgiler,

Salı, Ocak 31, 2012

buraya yazıla

İnsanın içine bir şeyin sıkıntısı düştüğünde iki şey yapabilir:
Ya o şeye mesai harcar, içine girer, ilgili duyguları, düşünceleri, takıntıları yaşar, içlerinde döner durur, ya da hayatına devam eder. Ama sanmayın ki bu haller onu o zaman terk eder. Etmezler. Bu arada bu yapılan hayata devam etme de değildir, buna hayatını çekiştire çekiştire sürüklemek denebilir belki. Çünkü hayat ağırlaşmıştır. İnsancığın benliğinin irice bir kısmı belli bir köşede kalakalmıştır. Orada takılmıştır. Belki zincirlenmiştir o noktaya; hayatının uğursuzluğa dönüşmüş o zavallı kısmı yensin bitsin istemektedir belki. Kalanı ile devam etmeye razıdır. Küçücük kalan parçası ile.

Neden o uğursuzluk kuşlarına benliğimizin bu kadar büyük kısmını yem ederiz ki? Etmem diyenler devam edenler sanırım. Ona mı yedireceğim kendimi? Eşeğin ayağını yesin! Devam ederiz. Devam ederken bu uğursuzluklar ne yaparlar? Ne yerler ne içerler bizi yiyemeyeceklerse? Belki usturuplu şekillerde bize dadanmaya devam ederler.. dertlerini daha uslu şekillerde anlatmaya çalışırlar? Yani Promete'nin karaciğerini paralayan yırtıcı kuşlar gibi değil de, mebusluğa intikal etmiş anarşistler gibi yol yordam takibi ile dadanırlar belki? İşte önerge verirler, sunum falan yaparar, söz alır, soru sorar, diyalog kurarlar belki? E tamam, o zaman biz de dinleyebiliriz bu uğursuzluk kuşlarını.. Tanıtsınlar bize kendilerini, kimlermiş, nerden gelmişler, ne zamandır kapımızdalarmış, başta belki iyi olan niyeteri nasıl dönüşmüş de gözleri dönmüş.. Diyalog yani. Efendi şekilde gelip kendilerini tanıtmadan kimseye kulak vermeyelim. Ne içerdekilere, ne de dışardakilere!

Bu uğursuz duygu/düşünce/insana karşı takınılabilecek tek insanca tavır!
sevgiyle:) 

Salı, Ocak 17, 2012

Böyle olmayacak

Yok, olamayacak gerçekten. Sahilden ayrılmak istemiyorum. Artık 25 yıl gerimde kalması gereken bu ergenlik hallerim de beni şaşırtmıyor, ben ebedi ergenim, anladım. Hayatımdaki tüm değişiklikleri bu konfigurasyona bağlı kalabilmek için yapmışım galiba!
Yahu biriyle sahiden sadece toplamda iki defa 5-6 saniye bakışabilmek için yürüyüşlerimi 2'den 4'e çıkardığıma inanamıyorum.. Yani toplamda 15-20 saniye. Kendime pes ediyorum yine. Ayrıca bu bir tür taciz gibi. Artık yolumu değiştirmeliyim. Buna gerek yok.
Ama biliyorum ki böyle kararlar aldığımda ben çoktaan düşmüşümdür.. Siz anlayın neye düştüğümü. Geçer inşallah sağlıkla.

Çarşamba, Ocak 04, 2012

Sanki bir şeyleri öğrenme ya da fark etme arefesindeyim..
İnsan bazı duygularını fark edebilir, ya da onları sadece yaşar. Bu derece derinden etkilenerek yıllarca yaşanmış olan duyguların bir noktada farkına varılması ve dışına çıkıp oradan da bakılabileceğinin fark edilmesi etkileyici bir keşif gibi.. Aklıma John .Keats geliyor. .Keats duygunun kendini sarmasından değil, onu işgal etmesinden, ele geçirmesinden bahseder. Şiir bunu vermelidir. Ben ne kadar iyi anlıyorum bu nahif şairi kendimce.. Bu kadar kuvvetli yaşayan varsa duygularını bilir; bunlar insana diz çöktürecek güçtedir. Bir kere uyandılar mı içinizde yüzlerce at koşturmaya başlar tozu toprağa katarak.. Sizi dinlemez, önüne katar görürür, bir yere bırakır. Bilemezsiniz kendinizi nerede bulacağınızı. Sizi bıraktıkları yerden önce inmeniz de imkansızdır; bir kaçırdıysanız bu yabani kısrak sürüsünü, üzerlerine binip yelelerinin arasında uçuşma şansını da kaybedersiniz.. Çoğu zaman sizi nereye kaçırdıklarını bilmeden, sadece bu yolculuğu yaşamak adına biz insanlar bineriz kulak veriririz bu yaban sürüsünün çağrısına ve atlarız bu görkemli, güçlü vasıtaların sırtına. Öyledir. İşte .Keats bunu bilir. O güçlü tarafımız karşısında savunmasız kalacağımızı bilir. Böyle olmalıdır da..
Buraya bu süreci fark edip bu yaban sürüsünü ehlileştirmekle ilgili yazacaktım. Ama hayır.. Bu mümkün mü değil mi bilmiyorum açıkçası, ama mümkünse de ben buna yanaşmayacağım, onu biliyorum. Seviyorum duygularımı ve tutkularımı. Boyasınlar hayatımı dilekdikleri renge. Başucuma asacağım. Farkındalığı reddetme kararım..
Siz de sahip çıkın ve her çağrıya kulak verin.
sevgiler:)

Salı, Aralık 06, 2011

Öncesi sonrası

Merhaba,
Bugün üniversitenin bir tanıtım gezisine katıldım, Florya'da bir okula gittik. İstanbul'un bir ucundan çıkıp, öbürüne gittik!

Okul güzel bir organizasyon yapmıştı, 2 kere 20 dakikalık bölüm tanıtımı yaptık; 12. sınıf öğrencileri de sınıfların arasında koşturup durdular.. Sırtlarında "eventually graduated" yazan son sınıf tişörtleriyle pek tatlılardı.. darısı minik kuşun başına! hepimizin miniklerinin tabi ki:)

Ama beni buraya bir şeyler yazmaya sevk eden şey nedir asıl onu anlatayım: Şimdi, ben topu topu 7 yıldır yüksek öğrenimde hocalık yapıyorum. Uzun zaman denmez buna. Ama, öğrencilerin duruşlarından, bakışlarından nasıl yol alacaklarını anlar oldum. Bugün karşıma dizilen öğrencilerin hangilerinin 3-4 not ortalaması bandında, hangilerinin 2'nin altnda olacağını gördüm! Ama işin eğlenceli tarafı, üniversiteye girip de, "ohh attım kapağı" rehavetine kapılıp ilk 2 yılını o rehavette geçirip ortalamasını yerlerde süründürüp, hocaların zihninde de, "hm, bu nasıl düzeltecek halini, battı balık yan gider" kategorisine düşen öğrencilerin yerleştirme sınavı öncesi hallerini gördüm! Bu arada, rehavetinden silkinip gayet iyi toparlanan öğrenciler her zaman olur, o ayrı mesele.. Ama bazıları vardır ki hocaya bu mesleği neden seçmiş olduğunu tekrar tekrar düşündürürler sağ olsunlar:) Bereket! Bu öğrenciler mesleğimizi ne kadar sevdiğimizi hatırlar bize! İşte derste bir türlü rehavetlerinden uyandıramadığımız bu sevgili öğrencilerimizin "ben hangi üniversiteye gireceğim" telaşlarına tanık olmak pek hoşuma gitti! Hafiften bir haz duygusu! Acısı mı çıktı ne..:)
Affınıza sığınarak, sevgiler:)